Türkiye Emekli Subaylar Derneği

Ne Mutlu Türküm Diyene

          M. Kemal ATATÜRK

          Ana Sayfa            Tarihçe            Teşkilat             Yasal  Mevzuat                İletişim           

Önemli Bilgiler
 Geziler
 Duyurular
 Haber ve Yorumlar
 Ziyaret ve Toplantılar
 Kamp Müracaatları
 Kütüphane
 Resim Galerisi
TESUD Şubeleri 
 Bağlantılar

 

 

14 NCÜ OLAĞAN GENEL KURULU

     TESUD KADIKÖY Ş.nin  14 ncü Olağan Genel Kurul Toplantısı KADIKÖY Şube Lokalinde 12 OCAK 2010 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

     Toplantı sonunda yapılan seçimde Şube Yönetim Kurulu, Denetim Kurulu ve Disiplin Kurulu  üyeleri belirlenmiştir. Seçimle bu kurullara görevlendirilen üyeler WEB sitemizin teşkilat bölümünde yayımlanmıştır.

 

ABD’NİN IRAKTAN ÇEKİLMESİNİN BÖLGESEL VE TÜRKİYE AÇISINDAN ETKİLERİ

 

E.Tümgeneral Armağan KULOĞLU, ORSAM ve Beykent Üniversitesi BÜSAM Başdanışmanı

 

     Giriş

   ABD’nin Irak’ı işgalinin üzerinden yedi yıla yakın bir zaman geçmiştir. Yedi yıl önceki durumla bugünkü durum kıyaslandığında dünyada hem siyasi açıdan, hem de ekonomik açıdan önemli sayılabilecek değişikliklerin olduğu görülmektedir. Bu değişiklerin başında, ABD’nin tek kutuplu dünyanın tek hâkimi konumunda olmasında hissedilebilir değişimler yaşandığı ve dış politikanın daha çok işbirliğine ve diyalog aramaya doğru kaydığı ifade edilebilir. Ancak bu değişime rağmen ABD’nin dünya politikasındaki etkinliğinin, eskisi kadar olmasa dahi devam ettiğini söylemek de mümkündür. Küresel ekonomik krizin de bu durumun oluşmasına etki ettiğini söylemekte yarar bulunmaktadır. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) önemli bir ayağını teşkil eden Irak’ın işgali, hem ABD’de, hem küresel alanda, hem de özellikle bölgesel olarak genelde olumsuz etkiler yaratmış,işgalin devamındaki süreç,ülkeleri beklenmeyen durumlarla karşı karşıya bırakmıştır. Mevcut durum itibariyle ülke olarak İran’ın, grup olarak da Irak Kürtlerinin kârlı olduğu ifade edilebilir. Gelinen aşamada ilgili ülkeler, etnik ve mezhepsel gruplar, içinde bulunulan durumdan kârlı veya en az zararlı olarak çıkabilmenin veya kârlarını devam ettirebilmenin arayışları içine girmişlerdir.

 

    ABD’nin çekilme kararı

   ABD, yapılan son başkanlık seçimlerinden önce açıklanan ve Irak ile aralarında yapılan Irak’taki ABD Güçlerinin Statüsü Antlaşması’nın (SOFA) gereği olarak Haziran 2009 tarihinde şehir merkezlerinden,  2011 yılı sonuna kadar da Irak’tan askeri gücünü çekme kararı almıştır. Obama da başkanlık seçimleri esnasında, iktidara geldiğinde Irak’tan ABD askerlerini en kısa süre içinde çekeceğini ifade etmiş ve başkan seçildikten sonra da bunu teyit etmiştir. ABD askerinin şehir merkez-lerinden çekilmesi ve buralarda güvenliğin Irak Güvenlik Güçlerine (IGG) devri açıklanan zamanda yapılmıştır. ABD askerlerinin Irak’tan çekilme süreci de, henüz fiili bir çekilme olmasa dahi başlamış sayılabilir. Çekilmenin ABD açısından en zararsız ve en uygun bir şekilde nasıl yapılacağı, bu konuda alternatiflerin neler olabileceği, çekilme esnasında ve sonrasında karşılaşılabilecek risklerin neler olabileceği ve bunları önlemek için neler yapılması gerektiği konusunda ABD düşünce kuruluşu RAND Corporation tarafından inceleme yapılmış ve bu konuda Ağustos 2009’da bir rapor yayımlanmıştır. Raporda muharip kuvvetlerin 12, 16 veya 32 ay içinde çekilmesi alternatiflerinin analizi yapılmış ve buna paralel olarak lojistik hususlar incelenmiştir. Alternatiflerde göz önünde bulundurulan husus, Obama’nın da işaret ettiği gibi,ABD güçlerinin Ağustos 2010’dan itibaren ‘muharebe operasyonları’ sürecinden,0“danışmanlık ve yardım” sürecine geçmesi olarak belirlenmiştir. Ancak bu alternatif arayışları, çekilmenin ayrıntıları olup, genel duruma etki edecek hususlar olarak nitelendirilme-mektedir. ABD’nin bir noktada resmi düşünce kuruluşu sayılabilecek olan RAND Corporation tarafından yayımlanan raporda belirtilen hususlar esas alınmak suretiyle yapılan değerlendirmeler müteakip maddelerdedir. Bu konuda Anthony Cordesman ve Adam Mausner tarafından Ağustos 2009’da, CSIS tarafından da 07 Ekim 2009’da da aynı konuda yayımlanmış raporlar da bulunmaktadır.

 

   Çekilmenin icrası

   Düşünce kuruluşları tarafından yapılan analizler, açık kaynaklardan elde edilen bilgiler, ABD tarafından yapılan açıklamalar ve ORSAM tarafından gerçekleştirilen alan çalışmaları sonucunda 2009 yılı sonu ile 2010 başı arasındaki bir dönemde 5.000 kadar bir muharip gücün Irak’tan çekileceği anlaşılmaktadır. Irak’ta, seçim kanunun çıkmasına bağlı olarak, muhtemelen Ocak 2010’da yapılacak genel seçimler ve seçimler sonrasında ortaya çıkacak iç politika ve güvenlik konularına bağlı olarak Nisan 2010 tarihinden başlamak üzere 2010 yılı sonuna kadar 50.000 kadar bir muharip gücün daha Irak’tan çekilebileceği değerlendirilmektedir. Ancak seçimlerden sonraki durumun bu sürece etki edeceğini de düşünmek gerekir. 2011 yılında da çekilmenin devam edeceği ve 2011 yılı sonuna kadar muharip güçlerin tamamının, idari ve lojistik destek birliklerinin de önemli bir kısmının çekileceğini ifade etmek mümkün olabilmektedir. Sonuçta 2012 yılından itibaren Irak’ta 30.000 kadar personeli olan idari ve lojistik ABD birliklerinin kalacağı anlaşılmaktadır. Bu iki yılı aşkın sürede icra edilecek çekilme işleminde, ABD askerlerinin Irak’ta bir yıllık rotasyonlarla görev yapması durumunun da göz önünde tutulmasına devam edileceğini de dikkate almak gerekmektedir. Seçim sonucunda, istikrar ve güvenliğin tehlikeye düşmesi söz konusu olduğunda, çekilme planında bazı değişikliklerin yapılması da imkan dahilinde görülmektedir.

 

   Çekilme ve çekilme sonrasında istikrar ve güvenlik

   ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve sonrasında öncelik önem verdiği en önemli konu, Irak’taki iç istikrarın daha da düzelmesi ve devam etmesi, toprak bütünlüğünün korunması, komşu ve ilgili ülkelerin bu istikrar ve güvenliği tehlikeye atacak girişimlerde bulunmasının önlenmesidir. Özellikle iç istikrarın sağlanmasında Irak Güvenlik Güçleri’nin (IGG) rolünün önemli olduğu düşünülmektedir.

   Irak Güvenlik Güçleri (IGG)

   Yaptığımız incelemede IGG’nin 250.000 kadar askeri kuvvetten, 400.000 kadar da çeşitli polis, iç, petrol ve sınır güvenlik unsurlarından meydana geldiği anlaşılmıştır. Bugüne kadar IGG’ye bağlı 150.000 kadar asker, ABD kuvvetleri tarafından eğitilmiş olup, kalan 100.000 kadarının da eğitilmesine devam edilmektedir. Eğitilen IGG’ler şehir merkezlerinde ABD kuvvetlerinin yerini almış durumdadır. Eğitimin, 2011’den sonra da Irak’ta kalan ABD unsurları tarafından devam ettirilmesi planlanmaktadır. Diğer iç güvenlik güçlerinin de yarısından fazlasının eğitilmiş olduğu, kalanının da eğitilmesine devam edildiği tespit edilmiştir. Yine iç istikrar için Güvenlik Şirketlerince oluşturulan Özel Güvenlik Kuvvetlerinden de büyük çapta yararlanılmak-tadır. Edinilen bilgiye göre Özel Güvenlik Güçlerinin mevcudunun 100.000 ulaştığı anlaşılmıştır.

   Çekilme ve sonrasında karşılaşılabilecek riskler ve tehditler

    ABD askerlerinin çekilmesi ve çekilme sonrasında ABD güçlerine karşı olabilecek doğrudan tehditler ve bunların istikrar ve güvenliğe etkileri önem arz etmektedir. ABD güçleri, çekilme esnasında ve sonrasında radikal grupların ve teröristlerin muhtelif saldırıları ile karşılaşabileceklerdir. Bunların bölgede ve ülkede kaos çıkarmak veya ABD güçlerini taciz etmek ve bu durumdan yararlanarak politik güç elde etmek maksadıyla yapılması muhtemeldir. Çekilme iç dinamikler açısından önemli olmakla birlikte, dış dinamikler açısından da önem arz etmektedir. Çekilme ve çekilmeden kaynaklanabilecek gelişmeler özellikle, etki önem sırasına göre bölgesel aktörler olan, Türkiye, İran, Suriye ve S.Arabistan’ı etkileyebileceği gibi, aynı zamanda bu ülkeler, çekilmeyi de etkileyebilecek kapasitededirler. İsrail’in etkilenmesi de dikkate alınabilecek nitelikte görülmektedir. Ürdün ve Kuveyt’in çekilme sürecine kolaylaştırıcı bir katkısının olacağı, risk teşkil etmeyeceği, ancak mülteci konuları açısından gündemde olabilecekleri değerlendirilmektedir.

   Çekilmede bölge ülkelerinin Irak üzerindeki etkisi

   ABD’nin çekilmedeki zaman planlama alternatifleri, bölgesel aktörleri fazla ilgilendirmemektedir. Önemli olan çekilme esnasında ve sonrasında olabilecek gelişmeler ve ABD’nin Irak’la ilişkisinin hangi esaslar dâhilinde devam edeceğidir. Bölgesel aktörlerin hedefi ve Irak’a olan ilgisi, Irak’taki gelişmeleri etkileme kapasitelerini arttırmaktan geçmektedir. Bu aktörler, kendilerine yakın olarak nitelendirdikleri grupların, Irak’ın geleceğinde alacakları rolü önemsemektedirler. İsrail ise, kendi güvenliği açısından İran’ın oynayacağı rol ve petrol başta olmak üzere ticari konular ile ilgilenmektedir. Bölgesel aktörler ve bunların Irak içindeki yandaşları, Arap-Kürt gerginliği, Sünni direnişi, Şii saldırıları ve bir bölünme karşısında nasıl hareket edeceklerinin hesaplarını yapmakta, etkili olma, mal, mülk ve petrol açısından kazançlı çıkabilme, en azından gelişmelerden zararlı çıkmamanın yollarını aramaktadırlar.

   Çekilmede Kürt konusu önemli, hatta tehlike olarak nitelendiriliyor

   Raporda, çekilme esnasında ve sonrasında en önemli sorunun Kürlerin stratejik düşüncelerinden kaynaklanacağı değerlendirilmektedir. Kürtlerin, güçlü nitelikte otonom bir Kürdistan oluşturmayı, Irak merkezi yönetiminde, politikasında ve güvenlik konularında da aktif olmayı strateji olarak benimsedikleri bir gerçektir. Bu durumun, kuzeyde Barzani Yönetimi, Irak genelinde de Talabani’nin tutumu ile sağlandığı anlaşılmaktadır. Ancak merkezde Maliki yönetiminin etkisi arttıkça, Kürtlerin merkezdeki etkinliği azalmaktadır. Ocak 2010 genel seçimleri sonucunda, bir Şii-Sünni koalisyonunun oluşması halinde bu gücün daha da azalacağı, hatta yok denecek bir seviyeye gerileyeceği düşünülmektedir. Böyle bir durum, Kürtlerin Kerkük üzerindeki iddialarını ve kontrol arzusunu zayıflatacaktır. Bu nedenle Kerkük’te etkili olabilmek için arazi satın aldıkları ve halk üzerinde korku yarattıkları gözlemlenmektedir. Kürt yönetiminin Kerkük’ü topraklarının içine alması gibi, Irak Anayasasında öngörülenin ötesinde avantaj elde etmeye kalkmaları halinde Kürtlerle diğer bütün gruplar arasında gerginlik çıkması kaçınılmaz olacaktır. Hatta bu durum çekilme konusunun dışında da geçerliliğini muhafaza etmektedir.

   Bu bağlamda Kürt grupların uyarıldığı ve Türkiye’nin de devreye sokularak, Irak’ın en istikrarlı bölgesi olan kuzeyde bir sorun istenmediği düşünülmektedir. Ayrıca Türkiye’nin Irak’ın her kesimiyle ilişki kurmasının, Irak’ta yaşayan gruplar arasında dengenin sağlanması açısından önemli olduğu değerlendirilmektedir.

 

    Çekilmenin Türkiye açısından etkisi

Raporda; Türkiye’nin, Irak’ın toprak bütünlüğü sağlayan, bağımsız bir Kürt hareketini önleyen güçlü bir merkezi hükümetten yana olduğu, bağımsız bir Kürt devletinin, Türkiye’deki ayrılıkçı hareketleri arttıracağı gerekçesi ile Türkiye tarafından bir tehdit olarak görüldüğü, Türkiye’nin iç ve dış politikasının da bu yönde olduğu ifade edilmektedir. PKK terörü de ayrılıkçı bir terör örgütü olarak görülmekte ve bu kapsam içinde mütalaa edilmektedir. Türkiye, PKK sorunu için, başlangıçta kuzeydeki yönetim ile temas etmek istememiştir. Böyle bir davranışın, onun devlet gibi algılanması, dolayısı ile bağımsızlığını kabullenme anlamına geleceğini düşünmüştür. Görüşmelerin, resmi nitelikte olmasa da başlamış olduğu raporda yer almaktadır. Ancak raporda bu görüşmelerin ve Irak’ın kuzeyi ile olan ilişkilerin hangi şartlarda başladığı göz ardı edilmiştir. Bunu hatırlamakta yarar görülmektedir.

   Hatırlanacağı üzere 2007 yılı içinde artan ve büyük zayiat verdiren terör olayları neticesinde Türkiye’deki kamuoyu tepkisi çok yükselmiş ve sınır ötesi operasyon yapılması zaruri hale gelmiştir. 5 Kasım 2007 tarihindeki Erdoğan-Bush görüşmesinde, Türkiye’nin kendi karar ve inisiyatifi ile yapacağı bu harekâttan ötürü ABD ile iyi olmayan ilişkilerin daha da bozulacağı, bu nedenle operasyonun sağlanacak mutabakat çerçevesinde yapılmasının her iki ülkenin de menfaatine uygun olacağı değerlendirilmiştir. ABD de, Türkiye’nin kendi inisiyatifi ile vereceği kararla operasyon yapmasının, kendisini de zor durumda bırakacağını düşünmüş ve konuyu, siyasi ortama taşıyabilecek bir imkân ve Türkiye’de gittikçe bozulan ABD imajını düzeltmek için bir fırsat olarak kullanılabileceği kanaatine varmıştır. Sonuçta ABD, Türkiye’nin önemli tehdit algılamalarından olan PKK bölücü terör örgütü ile sınır ötesindeki mücadelesine, Irak’ın kuzeyindeki yerel yönetimi kabullenmesi ve onunla iletişim kurması, iyi ilişkiler oluşturması ve muhatap olarak kabul etmesi karşılığında müsaade etmiş ve yardımcı olmaya başlamıştır.

    Türkiye’nin Irak’ın kuzeyi ile ilişkileri, halen resmen olmasa da, çeşitli şekillerde devam etmekte ve özellikle ekonomik ilişkilerin boyutu gittikçe artmaktadır. Irak petrollerinin Yumurtalık Boru Hattı ile Ceyhan’a ulaşması ve buradan dış pazara açılmasında menfaat birliği olduğu, PKK terörünün bunu engelleme olasılığının bulunduğu raporda yer almaktadır. Türkiye’nin ABD’nin Irak’tan çekilmesine destek verdiği de ifade edilmektedir. Ancak çekilmenin koordineli olması, bölgesel ve sektörel şiddete veya Irak Kürtlerinin siyasi etkisinin artmasına sebep olmaması üzerinde durulmaktadır. Irak’ın entegre yapısının korunması gerektiği, merkezi otoritenin güçlü olması, Kürt milliyetçiliğinin güçlenmemesi ve bağımsız bir Kürt devletinin oluşmasının da önlenmesi gerektiği de belirtilmektedir. Özellikle Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine müdahalesinden çekinilmekte ve buna sebebiyet verecek gelişmelerin önüne geçilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Provoke olmadığı takdirde Türkiye’nin bir askeri müdahalede bulunmayacağı, bunda önemli faktörün terör örgütü PKK ve Irak’ın kuzeyindeki yönetimin davranışlarınınbelirleyici rol oynayacağı düşünülmek-tedir.

 

    Irak’a komşu ülkelerin müdahale olasılığı

Komşuların Irak’a müdahalesinin gerekçesinin, Türkiye için Kürt konusu, İran, Suriye ve S.Arabistan için Kürt konusundan ayrı olarak kültürel olacağı raporda yer almaktadır. Türkiye’nin müdahale riskini azaltmak için Kürt ayrılıkçı hareketinin önlenmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır. Türkiye’nin Kürt iddialarının ve faaliyetlerinin artmasının Türkiye ile İran’ı birbirine yaklaştıracağı, Suriye’nin de desteği ile üç ülkenin ortak tehdide karşı birlikte hareket edebileceği ifade edilmektedir. ABD’nin politikasının PKK riskini azaltmak için Türkiye ile işbirliği yapmak üzerine oturtulduğu açıklanmaktadır.

    Ortadoğu’nun, çekilmeden sonra da bu ABD’nin ülkenin bir numaralı konusu olmaya devam edeceği, muhtemel olaylardan önemli bir kısmının, buna İran’ın etkisi de dahil olmak üzere, ABD’nin çekilmesinden bağımsız olabileceği belirtilmektedir. IGG’nin güçlü bir duruma getirilmesi ve tarafsız hareket etmesinin, Sünni komşularının özellikle S.Arabistan ve Ürdün’ün, müdahale riskini azaltmakta olduğu, hatta bu durumun muhtemel bir Türk müdahalesinin askeri olmaktan çok, daha siyasi olmasını da sağlayabileceği ifade edilmektedir.

   Irak içindeki uzlaşmanın, ABD’nin çekilmesinden çok daha önemli olduğu açıklanmaktadır. Irak’ın ABD ile yakın bir müttefik olması halinde İran’ın, Irak’ta daha aktif olmasının beklendiği üzerinde durulmaktadır.

   ABD’nin Irak’tan çekilmesi, bölgesel müttefikler ile politikalarını geliştirmesi ve güçlendirmesini zaruri kıldığı, komşu ülkelerin kendi ülkelerindeki azınlıkların durumlarını reformlarla düzeltmesi ve Iraklı mültecilerin de yaşamlarını iyi şartlarda sürdürmesinin sağlanması gerektiği raporda açıklanmaktadır.

   En tehlikeli dış tehdidin, ABD’nin çekilmesi safhasında, Irak’ın istikrarının, ABD-İran gerginliğinin artmasından dolayı bozulması olduğu belirtilmekte, düzenli ve başarılı bir çekilmenin ABD-İran ilişkilerinin durumuna bağlı olduğu değerlendirilmektedir. Bu nedenle nükleer tansiyonun yükselmesinin çekilmeyi riskli hale getireceği üzerinde durulmaktadır. Bölgede yeni bir güvenlik politikasının yaratılmasının, çekilmenin ve sonrasının riskini azaltacağı, konunun İsrail’in güvenliği ile de ilgili olduğu ortaya konmaktadır.

   Bu değerlendirmeden hareketle ABD’nin, Irak’tan çekilme sürecinde İran ile ilişkilerini daha fazla gerginleş-tirmeyeceği ve nükleer konusundaki görüşmelerde yumuşama gösterebileceği düşünülmektedir.

 

   Arap-Kürt çatışması riski

   Raporda, Kürt yönetiminin hedefinin, daha fazla otonomi ve topraklarını genişletmek olduğunun ABD tarafından da bilindiği ve teyit edildiği ifade edilmektedir. Bu durumun, çekilme esnasında ve sonrasında çeşitli çatışmalara sebebiyet vereceği, Kerkük ve tartışmalı bölgelerin gelecekteki statüsünü, dolayısı ile Irak’ın istikrarını, toprak bütünlüğünü ve yapısını tehlikeye sokacağı da açıklanmaktadır. Halen peşmerge güçlerinin bazı bölgelerde kontrolü ele geçirmeye çalıştığı, Kürt yönetiminin daha fazla otonomi, daha fazla toprak ve petrol sahasını ele geçirmek için tartışmalı bölgelerde merkezi gücün otoritesini zorladığı ve zayıflatmaya çalıştığı belirtilmektedir.

   Kürt yönetiminin Irak’tan ayrılmasının, Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesi dışında yaşayan Kürtleri, özellikle birlikte yaşadıkları Araplar tarafından yapılacak bir etnik temizlik tehdidi ile karşı karşıya bırakma riskinin olduğu üzerinde durulmaktadır. Türkiye, İran ve Suriye’nin kesinlikle bağımsız bir Kürt Devleti’ne karşı olduğu net bir şekilde ortaya konmaktadır. Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde Türkiye’nin, muhtemelen de İran’ın bir sınır ötesi harekât yapabileceği ve bu durumdan ABD’yi de sorumlu tutacakları ifade edilmektedir. Bu durumda ABD-Türkiye ilişkilerinin ciddi hasar göreceği, İran ve Suriye ile yakınlaşma anlayışının da sona ereceği ifade edilmektedir.

   Arap-Kürt gerginliğinin, doğrudan ABD personeli üzerinde direkt tehdit yaratmasa dahi, IGG’nin çatışmanın içinde olacağı ve IGG-peşmerge çatışmasının çıkabileceği değerlendirilmiştir.

   Tartışmalı Bölgelerin önemi

   Tartışmalı bölgeler, çatışmanın önemli bir sebebi olarak görülmektedir. Yaptığımız incelemede tartışmalı bölgeler, bu bölgelerin sağladığı menfaatler ile bunların bölge ve istikrar açısından önemi aşağıda açıklanmıştır.

   Irak’ın kuzeybatısında Musul vilayetinden başlayarak doğusunda İran sınırındaki Diyala Vilayeti’ne kadar uzanan, Iraklı Kürtlerin kendi bölgesel yönetimlerine dâhil etmek istedikleri bölgedir. Kuzeybatıdan güneydoğuya doğru uzanan bir kuşak gibi olan bu bölgede Musul vilayetinin yaklaşık yarısı (Mahmur, Sincar, Telafer, Telkeyf, Şeyhan, Şikhan, Akra, Hamdaniye), Kerkük’ün tamamı, Selahaddin’in kuzeydoğusundaki Tuzhurmatu ve Diyala vilayetininin kuzeyi ve doğusu (Hanekin, Karatepe, Hemrin)  gibi yerleşim yerleri bulunmaktadır. Bu bölgeler, idari olarak Irak merkezi hükümetinin kontrolünde olmasına rağmen kuzeydeki Kürt yönetimi kendi idari sınırları içindeki Duhok, Süleymaniye ve Erbil’e bu bölgeleri de eklemek istemektedir. Irak Anayasası’na göre kabul edilmiş olan Kürt yönetiminin sınırları dışında kalan bu yerlerin bir kısmında halen fiili olarak Kürt grupların hâkim olduğu, ya da etkinlik sağladığı söylenebilir. Bölgede Kürtler, Araplar, Türkmenler ve Şabaklar karışık olarak yaşamaktadır. Bölge dinsel açıdan da karmaşık bir yapıya sahiptir. Çoğunluğu Sünni olan bölgede Hıristiyanlar, Yezidi dinine bağlı olanlar ve Şiiler de bulunmaktadır.

   Tartışmalı bölgelerin özellikleri

1.    Irak’ın parçalanması halinde Kürtlerin Irak’tan koparmak isteyecekleri toprakları kapsamaktadır.

2.    Bu bölgelerde Kürtlerin amaçlarına ulaşması halinde Iraklı Kürtlerin gelirleri, nüfusları, coğrafyaları ciddi bir artış gösterecektir.

3.    Anılan bölge Irak’ın kuzey bölgesindeki önemli petrol yataklarının tamamını içine almaktadır.

4.    Irak’ta Türkmenlerin önemli bir kısmı bu bölgede yaşamaktadır.

5.    Irak’ın parçalanmasına neden olacak çatışmaları alevlendirme potansiyeli taşımaktadır.

 

   Türkiye açısından bu bölgelerin ayrıca aşağıda belirtilen önemi de bulunmaktadır

 

1. Kurulabilecek bir Kürt devletinin sınırları bu bölgeden geçme olasılığı yüksektir. Kürtlerin bu bölgelere doğru genişlemesi Kürt devletinin daha güçlü olmasına dolayısıyla tehdit yaratma kapasitesinin artmasına neden olacaktır.

2. Önemli petrol ve gaz rezervleri barındıran bölgenin uluslararası petrol mücadelesinin merkezlerinden birisi haline gelmesi olasıdır.

3. Özellikle son dönemde anılan bölgede Türkmenlere yönelik saldırılarda artış yaşanmakta olup bölge, Türkmenlerin can ve mal varlığının korunması açısından önemlidir.

4. Anılan bölge, Irak’ta etnik çatışmanın büyümesi ve ülkenin parçalanmasına neden olabilmesi açısından ve Kerkük’ü de içine alması açısından önemlidir.

 

 

   ABD açısından önerilen tedbirler

 

   RAND Corporation’ın raporunda;

    2011 yılı sonunda ABD askeri gücünün Irak’tan çekilmesinden sonra, Araplarla Kürtler arasında (IGG ile Peşmerge güçleri arasında) BM Barış Gücünün ve/veya askeri gözlemcilerinin yerleştirilmesi, çatışmayı önleyici bir tedbir olarak düşünülmektedir. Bu düşünce, çatışma ihtimaline karşı BM’nin devreye girmesi için çalışmalar yapılmasını gündeme getirmektedir.

 

   Kürt bölgesinin statüsünü muhafaza etmesi, bulunduğu yerde kalması, Kürt yönetimine de BM ile koordineli bir iletişime girmesi konusunda ABD tarafından baskı yapılması tavsiye edilmektedir. Irak’ın ABD Büyükelçiliği-nin durumu yakından takip etmesi önerilmektedir. ABD’nin Kürt yönetimi ile ilgili stratejinin Türkiye ile ve hatta mümkün olursa İran ve Suriye ile de koordine edilmesinin yararlı olacağı ifade edilmektedir. İstikrarı ve güvenliği en fazla tehdit edecek konunun Kürt hareketleri olduğu ve bunun, ABD açısından önemsendiği anlaşılmaktadır.

 

Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine operasyon yapma durumu

 

   Raporda, TSK’nın ve milliyetçilerin baskısı sonucunda, Türk hükümetinin, PKK’nın gücünün ve etkisinin zayıflatılması, aynı zamanda Kürt yönetiminin baskı altında tutulması, yönetimin kendi bölgesinde kontrol altına alınması, Kürt yönetiminin terör örgütü PKK’ya olan desteğinin kesilmesi ve bölgesel Kürt yönetiminin Kerkük’ü ilhak etmesinin önlenmesi maksadıyla, Irak’ın kuzeyine askeri harekât icra etmesine karar verebileceği ifade edilmektedir. Ayrıca Türkmen nüfusunun korunmasının da bu harekâta sebep teşkil edebileceği belirtilmektedir.

    Böyle bir durumun önlenmesi için Türkiye’ye geniş çaplı bir askeri operasyondan kaçınmasının empoze edilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Türkiye’nin, böyle bir harekât yapması halinde, ABD-Türkiye ilişkilerinin kötüleşeceği, Türkiye’nin menfaatlerinin zedeleneceği, AB ile olan ilişkilerinin de tehlikeye gireceği yönünde bilgilendirilmesi önerilmektedir.

 

   Sonuç ve değerlendirme

 

   ABD, Irak’tan askeri gücünü çekme kararı almış ve çekilme hazırlıklarına başlamıştır. Irak’ta arzu ettiği sistemi tam olarak kuramamış ve yerleştirememiş ise de, ABD’nin, Irak’taki ve Ortadoğu’daki siyasi, ekonomik ve sosyal menfaatlerini koruyabilecek asgari yeterli seviyede bir düzeni gerçekleştirdiği sonucuna vardığı ifade edilebilir. ABD’nin Afganistan konusuna gereken önemi ve desteği verebilmesi için bir şekilde Irak’taki yükünü azaltması gerektiğini söylemek mümkündür. Halen ABD açısından en önemli konu, Irak’taki istikrarın bozulmaması, güvenliğin tehlikeye girmemesidir. 

   Güvenlik konusunda IGG’ye büyük işler düştüğü,  güvenliğin etkili olarak sürdürebilme kapasitelerinin, eğitimlerine devam edilmesine, bütünlük ve disiplinlerini muhafaza etmelerine, tarafsız davranışlarını sürdürme-lerine bağlı olduğu kıymetlendirilmektedir. Bu konu özellikle iç istikrar ve güvenlik açısından büyük önem arz etmektedir.

 

   Irak’ın kuzeyinde oluşturulan otonom Bölgesel Kürt Yönetimi’nin şimdilik mevcut statüsünü muhafaza etmesi, Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerin ABD menfaatlerine uygun, ancak sorun yaratmayacak şekilde bir çözüme kavuşturulmasının ABD açısından önemli görüldüğü tespit edilmiştir.

 

   Çekilme esnasında ve sonrasında iç dinamikler açısından çıkabilecek sorunlar ile bunlarla bağlantılı veya bağlantılı olmadan ilgili ülkelerden gelebilecek müdahalelerin önlenmesi için tedbirler alınması gerektiği üzerinde durulmuş ve özellikle Kürt konusunun riskli olduğu belirtilmiştir. Bu konuda başta Türkiye’nin olmak üzere İran ve Suriye’nin etkisi incelenmiştir.

 

   Özellikle Arap-Kürt çatışmasının istikrar, güvenlik ve toprak bütünlüğünün korunması açısından tehlikeli olduğu üzerinde durulmuş ve önlenmesi için BM katkısının da düşünülmesi gerektiği açıklanmıştır. Rapor henüz yayımlanmamışken Temmuz 2009 sonunda ABD Büyükelçiliği tarafından, ABD Dışişleri Bakanlığı, Siyasi ve Askeri İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı’nın Ankara’ya gelişi nedeniyle tertiplenen kısıtlı katılımlı bir öğle yemeğinde, sorduğum bir soruya ABD Büyükelçisi’ nin verdiği cevaptan konunun, Türkiye açısından nasıl görülmesi gerektiği ve ABD açısından nasıl nitelendiril-diği anlaşılmıştır. ABD Büyükelçisi, bir Arap- Kürt çatışmasında esas sorumlu organizasyonun BM olması gerektiğini, bu konunun esas olarak komşu ülkelerin ve özellikle Türkiye’nin sorunu olduğunu belirtmesi dikkate değer bulunmuştur. Türkiye vurgusunu yapmasının sebebini de; Türkiye’nin Irak’ın kuzeyi ile ilişki içinde olduğu, bu ilişkinin ekonomik boyutlarının, inşaat şirketlerinin, petrol arama şirketlerinin, diğer sanayi şirketlerinin faaliyetlerinin ve ticaretin çok arttığı, Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nın çalışmaya başladığı, Nabucco projesinde bu bölgeden gaz bağlantısının da söz konusu olduğu, çatışmada bunların zarar göreceği, bu nedenle Türkiye’nin zarar görmemesi için çatışmayı önleme konusunda tedbirler alması şeklinde ifade etmiştir. ABD’nin, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki yönetimle ilişki içinde olmasındaki ısrarının bir sebebinin, Türkiye’yi bu konuda bağlamak olduğu kıymetlen-dirilmiştir.

 

   Bir Arap-Kürt çatışmasının önüne geçmek için oluşturulması düşünülen BM Barış Gücü ve gözlemcilerinin yapısı söz konusu olduğunda, bu oluşum içinde Türkiye’nin de yer alması, hatta komutayı deruhte etmesi, menfaatlerimiz açısından üzerinde durulması gereken bir konu olacaktır.

 

   Türkiye’nin müdahalesinin; PKK terörünün tırmanması, Kerkük’ün Bölgesel Kürt Yönetimi tarafından ilhakı, Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devleti kurulması ve Türkmenlerin katliama maruz kalması durumlarından biri veya birkaçının gerçekleşmesi halinde olabileceği ABD tarafından değerlendirilmiştir. Bağımsız Kürt devleti ilanının Türkiye ile birlikte İran ve Suriye’nin de müdahalesini gündeme getirebileceği ifade edilmiştir. Bu durumun önlenmesi için bir taraftan Kürt Yönetimi üzerinde baskı kurarken, diğer taraftan ilgili ülkelerin de ikna edilmesi, hatta ikaz edilmesi de önerilmiştir.

 

   Mevcut durum incelendiğinde, Türkiye’nin yapabileceği her türlü müdahalede PKK konusunu kullanacağı gerekçesi ile ABD tarafından PKK konusunun gündemden düşürülmesinin önem arz ettiği ortaya çıkmıştır. Öncesinde, Irak’ın kuzeyine zarar vermemek ve bu yönetimle iyi ilişkiler içinde olmak kaydı ile PKK terörüne karşı yürütülmesi ön görülen ortak mücadele (istihbarat paylaşımı ve hava sahasının açılmasından öteye gitmemiştir), şimdi PKK’nın tasfiye edilmesi sürecine dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Bu çerçevede Obama’nın Türkiye ziyaretinde TBMM’de yaptığı konuşmada belirtilen hususlar da dikkate alınarak gündemdeki “Kürt açılımı/demokratik açılım” keyfiyetinin bu düşünceden kaynaklandığı değerlendirilmektedir. Ayrıca bilinmesine rağmen, bugüne kadar yapılmayan ve PKK’nın tasfiyesinde çok önemli rol oynayacak olan finans kaynaklarının kesilmesine imkân yaratacak uyuşturucu konusunda ABD’nin 14 Ekim 2009’da aldığı tedbirler dikkate değerdir. Buna göre PKK’nın lider konumundaki şahıslar uyuşturucu kaçakçısı olarak ilan edilmiş ve ABD’deki mal varlıklarına el konmuştur. Bu durum ABD’nin, olayları kendi çıkarlarına göre yönlendirdiği, uygulamaları Türkiye’yi düşünerek değil, kendi çıkarlarını düşünerek yaptığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Çok geç de olsa, ABD kendi menfaatini ve beklentilerini düşünerek de yapsa, ABD’nin aldığı tedbir, terörün önlenmesine yardımcı olması açısından Türkiye’nin de menfaatinedir. Ancak PKK terörünün, teröristlerle ve bölücülerle pazarlık yaparcasına dolaylı da olsa görüşmelerle, dönüşü mümkün olmayan ayrılıkçı hareketlere imkân yaratacak ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesine ters düşen tedbirlerle önlenebileceğinin düşünülmesinin Türkiye’ye zarar vereceğinin bilinmesinde de zaruret bulunmaktadır. ABD’nin kurmaya çalıştığı düzen bozulmasın diye Türkiye tarafından gerçekleştirilmesi düşünülen uygulamalar, Türkiye’nin aleyhine olmamalıdır. Müttefiklik anlayışı da bunu gerektirir.

 

   İran’ın müdahalesinin önlenmesi için ABD’nin, bu ülkedeki nükleer çalışmaların üzerine şimdilik tam olarak gitmeyerek İran ile geri dönülemeyecek bir gerginlik içine girmemeye özen gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu durumun da Türkiye tarafından dikkate alınmasında fayda mütalaa edilmektedir. Aynı şekilde ABD’nin Suriye ile diyalog arayışlarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.

 

   Türkiye’nin komşularıyla iyi ilişkiler kurma yönündeki politikaları, tavizkâr bir duruma girmediği takdirde Türkiye’nin menfaatinedir. Bu çerçevede Suriye, Irak ve İran ile yürütülmekte olan karşılıklı yakınlaşma ve işbirliğini arttırıcı temaslar dikkat çekicidir. Türkiye-Suriye ilişkileri gelişmektedir. Türkiye’nin Irak ile ilişkileri gittikçe olumlu yönde artmaktadır. İran ile ilişkiler, birçok konuda ilerleme kaydetmiştir. Türkiye’nin bu faaliyetleri kendi inisiyatifi ile yaptığı ve bunların Türkiye’ye menfaat sağladığı bir gerçektir. Ancak diğer bir gerçek de, bu ilişkilerin bazılarının açıktan, bazılarının da dolaylı veya örtülü olarak ABD tarafından desteklenmesidir. Bunun ABD tarafından desteklenmesinin sebebinin; ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve sonrasında dışarıdan olabilecek müdahalelerin önlenmesinde Türkiye’nin, Suriye, Irak ve İran ile işbirliği ve iyi ilişkilerinden dolayı başat rol oynanmasının ABD tarafından düşünülmesinden kaynaklandığı değerlendirilmektedir. Hatta Türkiye’nin bölgede beğenilmesi, takdir toplaması ve prestij kazanarak bu rolü etkin olarak gerçekleştirebilmesi için, bölgede var olan “Yahudi aleyhtarlığı” yönünde hareket etmesinin uygun olacağı düşünülmüş ve kapsamda İsrail İle olan ilişkiler zayıflamış ve gerginleşmiştir. Bu yeni gelişmenin ideolojik olmasının yanında, uygulanması düşünülen politikanın bir gereği olarak gerçekleştirildiğini ve bunun da örtülü bir bilgilendirme dahilinde yapıldığını ihtiyatlı olarak ifade etmek de yanlış olmayacaktır. Ancak bunun, geleceği düşünerek denge noktasının kaçırılmaması da gerekli görülmektedir.

 

   ABD’nin askeri olarak çekilmesi bir noktada bölgedeki ve Irak’taki askeri etkisini azaltsa da, kurmuş olduğu üsler, bırakacağı lojistik ve idari unsurlar, danışmanlar ve çoğu ABD şirketi olan Özel Güvenlik Kuvvetleri ile fiziki etkisinin yanında siyasi etkisini de devam ettireceği değerlendirilmektedir. Türkiye’nin dış politika ve güvenlik konularında, yukarıda açıklanan ve değerlendirilen konuları dikkate almasında fayda mülahaza edilmektedir.  

 

16 Ekim 2009

------------------

 

 

 

"MUSTAFA  FİLMİ" HAKKINDA ADD ANTALYA ŞUBESİ TARAFINDAN YAZILAN RAPOR

  

    MUSTAFA KEMAL'İ VE ONUN YOLUNDA YÜRÜTÜLEN "ULUSAL KURTULUŞ MÜCADELESİ"Nİ BİTİRMEYE YÖNELİK BİR PSİKOLOJİK OPERASYONDUR.

 

     Aylardır kamuoyunda ardına büyük bir basın ve hatta Kemalizmin kalesi olan kurumların da desteği alınarak tanıtımı yapılan "Mustafa " filmi nihayet gösterime girdi. Film hakkında yorumlara geçmeden önce içinde bulunulan durum hakkında bazı saptamalar yapmakta yarar vardır.

 

           FİLMİN YAPILDIĞI GÜNÜMÜZDE NASIL BİR TÜRKİYE' DEYİZ

 

1. İktidarda; Batı'nın bütün isteklerini yerine getiren Atatürkçülük ile sorunlu işbirlikçi bir AKP iktidarı var ve bu iktidar tüm medya kuruluşlarını ( Filmi yaptıranlar dahil) denetimine almış durumdadır.

2. Mustafa Kemal'in "Tam Bağımsızlık" anlayışını dile getiren yayınlar yapan, AB ve ABD' ye karşı olan yazar ve yayınevleri Kitap basma, kitaplarını dağıttırma gibi her türlü engellemelerle karşı karşıya bırakılmaktadır. ( Örneğin Prof Alpaslan Işıklı F.Gülen, S.Nursi ve Laik Sempatizanları isimli kitabını bastıracak yer. Kaynak Yayınları ise M.Kemal'in hazırlattığı ve 1941 de kaldırılan Tarih kitabını dağıttıracak şirket bulamamaktadır.)

3. Kemalistler; Ergenekon vb. örgüt suçlamaları ile hapislerde çürürken, Atatürk'e ve  Türklüğe hakaret eden Orhan Pamuk ve Elif Şafak gibi yazarlar Köşkün baş konuğu olmakta, ödüllendirilmekte, Devlete karşı ayaklanma başlatan DTP'lilerin kılına dahi dokunulmamaktadır.

4.   Türkiye'nin önüne sunulan AB yolunun Baş aktörleri "Kemalizm"den kurtulun öyle gelin" demekte, Devletin, TSK dahil tüm kurumları da bu dayatmalara karşı AB sevdalarından vaz geçmemektedirler.

    İŞTE; " Mustafa" filmi bu koşullar altındaki bir Türkiye'de çekilmiş ve İşbirlikçi medya ve Sermaye çevrelerinin de büyük bir destek ve tezahüratı altında tanıtılmıştır. aklımızın ermediği de bu durumdur. 

 

 

   AYNI ORTAMLARDA ÇEKİLEN DİĞER FİLM VE KİTAPLARDA NELER YAPILDI

 

     Bu güne kadar, Atatürkçü olmakla öğünen kitlelerin ilgisini çeken yapıtlarda neler yapıldı. 

1.  Tolga ÖRNEK tarafından yapılan " ve öğrencilerin otobüslerle akın akın taşındığı " Gelibolu" belgeseli; Çanakkale Zaferini antiemperyalist bir savaş olmaktan çıkarıp, bir talihsizlik sonucu karşı karşıya gelmiş birkaç ulusun askerlerinin yardımlaştığı, birbirinin yarasını sardığı, dostluk ve kardeşliklerin sergilendiği bir savaş olarak zihinlere kazımaya çalıştı. Çanakkale destanı adeta "Anzak Destanı" haline getirildi.  (Üstelik  günümüzde dahi  ABD' nin kıçına takılıp IRAK'a gelen ANZAK'lar sargulanmadı)

 2.  İpek Çalışlar ( Oral ÇALIŞLAR'ın eşi . HVV ) tarafından yazılan " Latife Hanım " kitabında Mustafa Kemal nerede ise Kulampara pozisyonuna sokulmaya çalışılmıştır. Bu gün Atatürkçü olduğunu söyleyen bir çok kişi verilen mesajları anlamamazlıktan gelerek bu kitabı beğeni ile okumaktadır.

 3.  Can Dündar'ın daha önce yaptığı " Sarı Zeybek" filmi Mustafa Kemal severleri salya sümük ağlatmış. Atatürk'ün son günlerindeki hasta, yorgun, çaresiz, zavallı hali ön plana çıkarılarak Ulu Önder olarak nitelenen kişinin bu haliyle kitlelere gösterilmesinden şüphesiz ki bazı çevreler büyük yararlar ummuştur.

 

                     PEKİ CAN DÜNDAR NASIL BİR KİŞİLİK?

 

     Can Dündar'ın M Ali BİRAND'ın çırağı olduğunu ve ondan feyz aldığını bilmeyenimiz yoktur. Babası bir MİT mensubudur. kendisinin hangi fikirde olduğu bu güne kadar anlaşılamamıştır. Atatürkçü olduğunu ima etmektedir ancak; kendisi Soros destekli vakıf ve derneklerin eğitim çalışmalarında vs. görülebilmektedir.Sitesi candundar.com' da Atatürk' karşı yazar ve sanatçıları( Baskın Oran, Oral Çalışlar, Yılmaz ERDOĞAN vs.) övücü yazıları bolca mevcuttur.

    TV' de  Ermeni sorunlarının tartışıldığı açık oturumları yönetirken, Ermeni tezlerini savunanları kollaması ve taraflı davranması izleyenleri şaşırtmaktadır. Bazen devrimci, bazen AB yanlısı, bazen ülkeye düşman tüm unsurları kucaklayan özgürlükçü, bir bakıyorsunuz Ecevit'çi yani meçhul yani tehlikeli bir kişilik. 

    Tatlı diliyle kadınlar başta olmak üzere Yaşar Paşa'yı bile etkilemiş ki arşivleri açıvermişler bu meçhul adama düşünmeden.

ZİRA; Mustafa Kemal'in bu güne kadar incelenmeyen özel yönlerini inceleyecekmiş. Ne güzel değil mi? 

       

             ÖZEL YAŞANTISINA GİRİLEN HERKES YIPRATILIR.

 

    Şu kulaklarımıza küpe olsun. Her kimin özeline giriliyor ve o kişinin toplumla kucaklaştığı, tarihe damgasını vurduğu yanları bırakılıp özeli ile ilgileniliyorsa o kişi gözden düşürülmek ve fikirleri saptırılmak isteniyordur.

     Bundan şüpheniz olmasın. Gözlerinizi kapatıp düşünün eğer sizin özelinize inilse neler bulunur. İster misiniz toplumla paylaşmak? Hele hele toplumun saygı duyduğu biri iseniz hiç istemezsiniz böyle bir paylaşmayı.

  Peki  "ULU ÖNDER" sıfatını almış bir dünya liderinin özeline inilmesini için ister misiniz ? İYİ DÜŞÜNÜN

 

                   FİLMDEN KARELER; KARARI SİZ VERİN

 

1.  " İstanbul'a Harbiye için ilk gelişinde içki ve kadınla tanıştı. İçki ve kadınla   tanışması ve bu alışkanlığı nedeni ile ilk yıllar dersleri de iyi değildi." diyerek ilk özele giriliyor. Filmin ilerleyen bölümlerindeki karalamaların ilk temelleri atılıyor.

 2.  Mustafa Kemal'in İttihatçılar ile arasındaki ayrılığın "Ordu'nun siyasete karışmasına karşı olmasından" kaynaklandığı saptaması yapılıyor.

     Bu gün ordu'nun Atatürk'e karşı girişimlerdeki müdahalesinden rahatsız olanların (AB, ABD ve ülke içindeki işbirlikçiler) ekmeğine yağ sürecek bir saptama. Lise çağlarından beri fiilen yönetime karşı duran, örgütlenen bir kişinin bu nedenlerle ittihatçılardan ayrıldığını söylemek kasıtlı bir saptırma olsa gerek.

3.  " İstanbul'dan Sofya'ya giderken bir sürü gönül ilişkisini arkasında bırakarak gitti." Sözünden sonra  ayrılırken sözde sevgilisi Korin'e yazdığı mektuptan söz ediliyor. Üstelik Korin'e sık sık mektup yazdırılıyor.

   Çanakkale savaşı gibi kanlı bir savaşın göbeğinde dahi Korin'e ( yani gönül ilişkilerine) mektup yazabilecek kadar zaman ayırabilecek bir komutan görüntüsü çiziliyor.

4   "Sofya'da kendisini Sofya sosyetesine tanıtmak için can atıyor fırsat kolluyordu" sözü ile ne anlatılmak istendiği çözülemedi ama bazı insanlarda "sosyete budalası" çağrışımı yaptırdığı kesin.

5.   Mustafa Kemal' doğuya müfettiş olarak atandıktan sonra Vahdettin kendisi ile saray'da yaptığı görüşmede "Paşa Devleti sen kurtarabilirsin" dediği belirtiliyor. Bu konuda filmde başka bir yorum da yapılmıyor. Vahdettin'in doğu'da işgale karşı vatandaşlarca başlatılan ayaklanmaların bastırılmasını istediği için bu sözleri söylediği açıklanmıyor.Bu sözleri dinleyen izleyiciler; Mustafa Kemal'i Ulusal Kurtuluş Savaşı için Vahdettin'in görevlendirdiği zannına kapılıyor. Bu Filme ustaca sıkıştırılmış hileli bir cümle.

6.   Film'de Nutuğun " TBMM" toplanıyor başlıklı bölümünde; M.Kemal'in meclisin açılışını cuma gününe alması ve açılışta dinsel ögeler kullanmasını Halife'nin kendisini dinsizlikle suçlamasına karşı tedbir olarak gösteriliyor.

    Oysa Nutuk'un ilgili bölümünde o tarihte Düzce, Hendek, Gerede ve Bolu bölgesindeki gerici isyanlardan halkın etkilenmesi nedeni ile içinde bulunulan o günün koşullarına uyum sağlama zorunluluğundan bahsediliyor.

         Bu gün de aynı koşullarda aynı yöntemin kullanılması gerekliliği göz ardı edilmeye çalışılıyor)

 

7.   Mustafa Kemal halkın inançlı yapısını bildiği için davranışlarını buna göre ayarladığı belirtilerek " O gün dayanmak zorunda kaldığı güçlerle yarın hesaplaşacaktı" gibi çirkin bir saptama yapılıyor. Hele hele birlikte omuz omuza düşmanla mücadele ettiği kitlelerle sonradan "HESAPLAŞMA" davranışını Mustafa Kemal ile özdeşleştirme son derece

yakışıksız ve itici. Oğlunu teröre şehit veren dindar insanlarda ne etki yapar siz düşünün. 

8.   Ankara'ya geldiğinde çalışmalarına başladığı ıssız evde  duyduğu endişeler ve sıkıntıları anlatılıp masa üstünde elinin altında duran silah sık sık gösteriliyor. Her gürültüde isyancılar mı geldi diye pencereye koşması, ufukta beliren toz bulutunu görüp isyancılar mı geliyor endişesi ile yardımcısını otomobil ile gönderip "eğer gelenler isyancılar ise hemen iki el ateş et" dediği vurgulanıyor. Gelenlerin koyun sürüsü olduğunun anlaşılması üzerine derin bir oh çektiği belirtiliyor. Mustafa Kemal'in ulusal kurtuluş mücadelesini başlatamadan ele geçme endişesi, Kişisel olarak can derdine düşmüş paranoyak bir insan davranışı olarak izleyicilere sinsice sunuluyor.

9.   Filmde bir araya acele şu söz sıkıştırılıyor " Kürtlere özerklik verilecektir." Bu da filmin karelerine ustaca sıkıştırılmış "Kürtlere özerklik operasyonu" olsa gerek. Bu sözleri duyan ve filmi beğendiğini söyleyenlerin bu saptamaya ayrıca katılıp katılmadıklarını da sormakta yarar var. Çeşitli milliyetlerden oluşan Osmanlı toplumunu tek Millet haline getiren. "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Ne Mutlu Türk'üm diyene" sözünü söyleyen bir liderin görüşleri ile özerklik ne kadar çakışır. Düşünmeli.

10.   Kurtuluş savaşı süresince Mustafa Kemal ile aynı evi paylaşan ve Mustafa Kemal'e karşı gizli aşk duyguları beslediğinden şüphe olmayan üvey amcanın yeğeni Fikriye ile ilgili hikaye o kadar abartılı anlatılıyor ki, bir ara " Eskisevgili "  deyimi kullanılıyor. Bu deyimin rastlantı olarak kullanılmadığı da açık. Sonuçta Mustafa Kemal aylarca bir arada yaşadığı, kendisi ile birlikte birçok zorluklara karısı imiş gibi göğüs geren sevgilisine kazık atıp zengin Latife hanım'ı tercih eden vefasız olarak sunuluyor izleyiciye. Üstelik Fikriye'nin intiharı,bundan 14 ay sonra Ata'nın boşanması, yüzündeki acı izler, seneler sonra içki masasındaki bir meşk anında bir kadınla ilgili şarkı okunduğunda ağlaması suçunu ele vermesi olarak zihinlere kazıtılıyor. Türk filmlerinden çok etkilenen, ezilen ve aldatılan kadından yana olan halkımızda bu Mustafa Kemal nasıl iz bırakmıştır sizce?

11.  Film boyunca savaşılan düşmanların ülke politikalarından, savaşın antiemperyalist özelliğinden, Mustafa Kemal'in antiemperyalist yapısından hiç söz edilmiyor.

12. Mustafa Kemal'in batı ile sürekli hesaplaştığı ve mazlum doğu halklarının gönenci için çaba sarf ettiği göz ardı edilerek , O batı hayranı, islamiyete düşman, medeniyet olarak sadece batı yı işaret eden bir lider olarak sunuluyor. Ulusal kültüre o kadar değer vermesine rağmen  " Artık halkı radyolardan bambaşka bir müzik dinliyordu" sözünü Can Dündar rahatlıkla iyi bir şeymiş gibi sarf edebilmektedir.

13.   Portresini yaptırırken sapık bir diktatör gibi poz vermesi( mağrur ve psikopatça) ve kendi heykellerini diktirmesi konuları da " Diktatör " demese de size düşündürüyor.

14.  Filmdeki;"En yakınındakileri bile idama gönderen adam" sözleri size neyi çağrıştırır. Anlayana ; kurduğu Cumhuriyeti ve devrimleri korumak için yakınlarının bile gözünün yaşına bakmayan adam. Ama anlamayan çoğuna göre İktidarını ve rahatını sağlamlaştırmak için rakiplerini harcayan diktatör çağrışımı yaptırıyor.

15.   Filmdeki "Devrimler için çok hızlı gitmiş ama ardını görememiş yoksul halkı fark edememiştir" sözleri  Can Dündar'ın mı? Yoksa ikinci Cumhuriyetçilerin ( örneğin Mehmet Altan'ın mı anlayamadık

16.    Hayatının son yılları işlenirken terk edilmiş, yalnız, Cumhurbaşkanı olduğu halde devlet işlerinden elini ayağını çekmiş, alkolik ve boş gezenin boş kalfası görüntüsü işlenmiş. İyi düşünen ama alkole teslim olmuş adam görüntüsü ile sanki Mustafa Kemal değil Neyzen Tevfik işleniyor. En yakınındakilerin dahi yalnız bıraktığı ayyaş adam tiplemesi ile ne yapılmak isteniyor. Hiçbir ulus liderini böyle görmek ve anmak istemez Ağaçlar ayakta ölmelidir ama

    Can Dündar fırsat vermiyor gözlerimize sokuyor. Bu görüntülerden sonra halkın gözünde Ulu Önder tiplemesi kalacak mı?

 17.   Filmin sonlarında Atatürk mecliste görüntülü konuşmasında CHP programından bahsederken şöyle diyor.

18.   "Bu program; gökten indiği sanılan kurallara göre değil, bilime ve hayatın gerçeklerine göre hazırlanmıştır.

    Film burada ulusal kurtuluş mücadelesine son darbeyi vuruyor. Dikkat ederseniz gökten inen değil, indiği sanılan diyor. Bildiğimiz şu ki; Mustafa Kemal kendi görüşü ne olursa olsun Dine ve inananlara saygılı ve bağımsızlık için her

kesimle aradaki sorunları erteleyip birleşen bir yapıya sahip. Şimdi siz inanan insanlarda cımbız ile çekilmiş bu

sözlerin ne etki yapacağını düşünebiliyor musunuz. Hele hele bizler 19 Mayıs 1919 koşullarını yaşarken.

 

 SONUÇ OLARAK; Bu film ülkemizdeki anti-emperyalist mücadeleyi baltalamak için: O mücadelenin ilham aldığı güç olan Mustafa Kemal'i özel yaşantısına inerek; içki ve kadın düşkünü, Sevdiği kadına kazık atan, tam anlamı ile batı yanlısı, Kürtlere özerklik isteyen, yalnız ve çevresindekilerin terk ettiği, dinsiz, halkı aşağılayan ve iktidarı için en yakınındakileri bile ipe gönderen kişi olarak tanıtıp, Ulusal kurtuluş mücadelesi yolunda ittifak yapacak kesimler arasına da nifak sokarak bu birleşmeye engel olmak amacını taşıyor.

 

BU FİLMİN SOROS VE( veya) AB  BAĞLANTILI VAKIFLARCA YAPTIRILDIĞI ŞÜPHESİZDİR

 

 

                                                                    Ömer ÖZTÜRKMEN

                                                                 ADD Antalya ( 01.11.2008)

 

xxxxxxxxxx-----------xxxx----------xxxxxxxxx

Basın Bülteni:

 

34.Yıldönümünde 20 Temmuz 1974 Barış Harekatı: 

 

     Kıbrıs Türk Halkı, Garantör Devletlerin İngiltere –Türkiye ve Yunanistan'ın onaylarıyla 16 Ağustos 1960 da kurulan “Kıbrıs Cumhuriyetinin” iki kurucu ortağından biridir. 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinde egemenlik adada yaşayan iki toplumdan birisine değil, her ikisine de tanınmıştır. Tartışmasız olarak Kıbrıs Türk Halkı Rumlarla eşit haklara sahiptir. Garanti antlaşması ile 1960 Anayasası, Kıbrıs Rum ve Türk tarafların ortak imzalarını taşımaktadır. Rumların ezelden beri idealleri Enosis tir. Bundan dolayı Kıbrıs Türk Halkı 1963 yılında  maksatlı ve planlı olarak  Enosis'in gerçekleştirilmesi amacıyla, iki toplumlu cumhuriyetten zorla dışlanarak, saldırı ve toplu katliamlarla karşı karşıya bırakılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasını ortadan kaldıran Rumlardır. Buna rağmen “Kıbrıs Cumhuriyeti” adını kullanmaya devam etmektedirler ve Kıbrıs'ın tümüne sahip olma oyununu sürdürmektedirler. BM ve AB ülkeleri ile 1960 antlaşmasına göre “Garantör Ülkelerden biri olan İngiltere de başından itibaren Kıbrıs Türk Halkının yaşadıklarına seyirci olmuşlardır.

Adada huzuru sağlamak için yapılan tüm uğraşlar sonuçsuz kalmıştır. Kıbrıs Türk halkı 1963-1974 yılları arasında  Rum saldırılarıyla, katliam ve ambargolarla göçe zorlamıştır. Canlarını kurtarabilmek için evlerini, yerlerini bırakarak Adanın Kuzeyindeki güvenli Türk bölgesine göçmüşlerdir. Bu zaman zarfında 30000 Türk, 103 köyden canlarını kurtarmak için göç etmiş, yüzlercesi katledilmiş ve kaybolmuştur. 120000 Türk adanın %3’lük bölgesine hapsedilmiştir. On bir yıl boyunca devam eden insanlık dışı muamelelere Kıbrıs Türk Halkı direnerek göğüs germiş Anavatanına duyduğu  güvenle mücadeleden geri kalmamıştır.    

     Kıbrıs Türk Halkının tarih boyunca asla unutamayacağı bu on bir yıllık işkence yetmezmiş gibi 1974 temmuz ayında Rumlar, Yunanistan da ki cuntanın teşviki ile, Kıbrıs ta Makariyos yönetimini devirmiş ve Kıbrıslı Türkleri topluca yok edecek silahlı saldırıya geçmiştir. İşte bu koşullar altında, Türkiye Hükümeti, 1960  Kıbrıs Cumhuriyeti Garanti antlaşmasında ki hukuki haklarını kullanarak, Kıbrıs’a bir Barış Harekatı ile katliamları ve darbeyi durdurmak zorunda bırakılmıştı. Bu gün olduğu gibi o günde, Dünyanın uygar devletleri ve garantör ülke olan İngiltere ve Yunanistan, Kıbrıs ta ki olaylara ve de  katliamlara seyirci kalmayı tercih etmişlerdir.

     20 Temmuz 1974 Kıbrıs Türk Halkı için yeniden hayata dönüş günü, doğum günüdür. 2008 yılında bile Kıbrıs meselesinde kesin bir çözüm, her iki kalkın haklarını eşit olarak sağlayan uzlaşma sağlanamıyorsa, bunun nedeni güçlü ve etkili devletlerin, kendi ulusal çıkarları yolunda hareket ederek Yunanistan ile Rumlardan yana “Uluslar arası antlaşmaları ihlal ederek” taraf olarak, Kıbrıs konusunda doğru ve tarafsız bir tavır koymak istememeleridir.  

     Avrupa Birliğinin Güney Kıbrıs'ın  tek yanlı olarak ve Kuzeydeki Türk Halkının varlığını hiçe sayarak, Rumları Adanın tek hakimi olarak AB üyeliğine alması, insan hakları ve uluslar arası hukukun ihlali bir yana Kıbrıs ta ve bölgedeki da bozacak niteliktedir. Barış Harekatının 34. yıldönümünü Kıbrıs Türk Halkı olarak 34. doğum günümüzü idrak ettiğimiz ve Tüm tarafların çok dikkatli olmaları gereken bir dönemden geçtiğimiz bu günlerde Kıbrıs ta uzlaşma, Rum Halkı kadar, Türk Halkının da eşit egemenlik haklarına sahip olmasının kabulu ile mümkündür.

     1950 li yıllardan başlayarak katlandıkları ve mücadeleden yılmadan karşı durdukları Rum mezaliminin, vatanımız uğruna verilen şehitlerin yapılan fedakarlıkların karşılığında  Türk Halkı hiçbir zaman tek devlet formülüne dayalı bir antlaşmayı kabul etmeyecektir.

     Adada köklü çözümden kaçan Türkler değil Rumlardır. Türk Halkının adadaki varlığı, ayrı ayrı yaptırılan referandum ile  kabul edilmiştir. Kıbrıs Türk Halkı adada bıkıp usanmadan var oluş mücadelesi vermiştir. Türk halkının isteği, tüm zorluklara göğüs gererek canları pahasına kurulan, milli benliği olan, Bağımsız-Egemen KKTC nin yaşaması ve Anavatanın garantör olarak adada, Türk halkının güvenliğini bu gün olduğu gibi sağlamasıdır.

     20 Temmuz Barış Harekatının 34. yıl dönümünde milli davamıza inanan ve son nefeslerine kadar bu uğurda çaba gösteren vatandaşlarımız adına,  Yüce Türk ulusuna, Kahraman Silahlı  kuvvetleri’ne, kahraman mehmetçiklerimize, mücahitlerimize şükran ve minnetlerimizi sunar, vatan uğruna can veren tüm şehitlerimizi rahmetle anarız.    

Milli benliğimizi unutmayalım!

      “Bilelim ki Milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar”

                                                                                        Kemal Atatürk 1923         

                                      Kıbrıs Türk Kültür Derneği

                               İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı

                                 Zehra Bilge Eray

 ----------------------------------------------------

 

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

 

O. Doğu SİLÂHÇIOĞLU

Türkiye, Yaşam ve Siyasal İslam!..

 

    Türkiye Cumhuriyeti'ni "siyasal İslam" tehdidinden kurtarmanın yolu;

      * Kendi seçmenini yaratan bu ideolojik sistemin altyapısını parçalamak,

    * "Kuran kursu-imam hatip lisesi-şeriat yurdu-tarikat okulu" zincirini kırıp kopartmak,

     * Siyasal İslamın "yeni nesiller" yetiştirmesine engel olmak,

    * Yarının seçmenlerini "laik", "demokratik" ve "çağdaş" düşünce yapısına sahip bireylerden oluşturmaktır!..

     Bugünün dünyasında Türkiye'nin de içinde yer aldığı geniş bir coğrafyada, yaşamın birçok alanı "siyasal İslam" tehdidiyle karşı karşıya!.. Önceleri "hak ve özgürlük" olarak görülen ya da gösterilen girişimler, artık toplumlarda birer dayatmaya ve demokrasiyi ortadan kaldırmaya yönelmiş bulunuyor!..

     Egemenlik yolunda var olduğu her coğrafyada her alanda faaliyet gösteren siyasal İslam, yasal olsun ya da olmasın her hareketin, her kuruluşun her oluşumun içinde yer alıyor!.. Alan ne olursa olsun, gelişmeleri kendi amaçlarına göre şekillendirmekten geri kalmıyor!.. Etki alanını giderek genişletiyor!.. Her kurumsal yapıda faaliyet gösteriyor!.. Her harekete dinsel nitelik kazandırarak; her girişimi dinsel zemine taşıyarak sonuca ulaşmayı amaçlıyor!..

     Yöntem; Afganistan'dan Pakistan'a, Endonezya'dan Malezya'ya kadar her yerde aynı:

     - Var olan bir resmi "dinsel simgeler" le bütünleştirmek,

     - Yaşamın her alanını yavaş yavaş dinselleştirmek,

     - Siyasal İslamın "egemenlik alanı" nı genişletmek,

     - "Laik" rejimi sistemli saldırılarla yok etmek

     - Ve sonunda "devlet" i ele geçirmek!..

     Siyasal İslam, egemen olmayı amaçladığı her coğrafyada, bankacılıktan sendikacılığa, eğitimden sağlığa kadar her alanda; biri dinsel nitelikli olmak üzere farklı iki yapılanmaya yol açıyor. Laik yapıyı yok etmek ve yönetimi ele geçirmek için demokrasinin sağladığı tüm olanaklardan yararlanıyor!..

     Eli her yere uzanıyor:

     - Türkiye'de başlangıçta "Marksist-Leninist" ideolojiyle yoğrulan daha sonra "Kürt milliyetçiliği" ne yönelen "bölücü/ayrılıkçı hareket" i din tabanına oturtmak istiyor. Kurduğu silahlı eylem örgütü "Hizbullah" la, din eksenli ayrı bir girişim başlatıyor.

     - Filistin'de özgürlük için mücadele veren "Sol" kimlikli "Filistin Kurtuluş Örgütü" nün karşısına İslamcı "Hamas" ı çıkarıyor.

     - Irak'ta var olan laik rejimi ABD desteğiyle yıkarak, "dinsel tabanlı üç bölgeli federasyon" un altyapısını hazırlıyor.

     - Kuzey Irak'ta ki yapılanmayı "Güneydoğu Anadolu" ya taşımaya uğraşıyor!..

        Bugünün resmi

     Türkiye'de siyasal İslam tüm kurumları şekillendiriyor!.. Faizsiz bankacılık yutturmacasıyla sermayeyi kontrol ediyor!.. Toplumdaki işsizlik korkusundan yararlanarak sendikaları ele geçiriyor!.. İnançlı kesimleri kullanarak dinsel eğitimi yaygınlaştırıyor!.. Tarikat yapılanmasıyla sosyal yaşamı baskı altında tutuyor!..

     Siyasal İslamın attığı adımlar karşısında endişe duyanlar, korkuya kapılanlar bir çözüm yolu bulmak için çabalıyorlar!.. Bu karmaşık sorun karşısında neler yapılabileceğini düşünüyorlar!..

     Resim olanca açıklığıyla ortada!.. Çağdışı bu ideolojik yaklaşımı savunan iktidar, amaçlarını gerçekleştirebilme uğruna topluma "dinsel eğitim" i dayatıyor. Devletin tüm kaynaklarını, tüm olanaklarını yasaların sınırlarını da zorlayarak bu amaçla kullanıyor. Siyasal İslamın bir ideoloji olarak okullarda üslenmesi için ortam hazırlıyor. "Öğretim ve eğitim sistemi" ni dinselleştiriyor!..

     Plana göre, oluşturulan bu yapı içinde, beyinleri şekillenmiş nesiller seçmen olduklarında, siyasal İslamın yanında yer alacaklar!.. Siyasal İslamın iktidarda olması ya da iktidarda kalması için oy kullanacaklar!.. İzlenen yol bu!..

     Hedef; Türkiye'de beyinleri şekillendirilmiş yurttaşlardan; önce "seçmen" , sonra "temsilci" , daha sonra da " yönetici" ler yetiştirmek ve ülkeyi tümüyle ele geçirmek!..

     Bütün bunlar olurken, Türkiye'yi zora sokan ve temelinde "eğitim" olan bu sorun karşısında bir çıkış yolu arayanlar, doğru belirleme yapmakla birlikte doğru yöntemi bulmakta zorlanıyorlar!..

     Mantık zinciri

     - Sorununun çözümü; "Türkiye Büyük Millet Meclisi" çatısı altındadır!..

     - Çözüm; hükümetin alacağı kararlara ve Meclis'in çıkaracağı "yasalar" a bağlıdır!..

     - Bu yasaların çıkarılması; Meclis'in "laik" ve "çağdaş" düşünce yapısına sahip temsilcilerden oluşmasını gerekli kılmaktadır!..

    - Bu nitelikteki temsilcilerin Meclis'e taşınması, aynı nitelikteki "seçmenler" in çoğunlukta olmasına bağlıdır!..

     - Bu yapıda bir seçmen çoğunluğunun yaratılması ise, ancak "ulusal" , "özgür" , "laik" , "çağdaş" ve "demokratik" nitelikli eğitimle sağlanacaktır!..

     Sonuçta; "Atatürk" ün belirlemesiyle; "Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller" e ihtiyaç vardır!..

Türkiye bugün için bu nitelikte nesiller yetiştirme olanağına sahip değildir. Çünkü siyasal İslam öğretisiyle yetiştirilmiş olan nesiller ve gelecekte onlara katılacak olan ardılları, buna izin vermeyecek bir çoğunluğa erişmişlerdir. Onların, İslam inancıyla bütünleşmiş siyasal düşüncelerinden arındırılmaları giderek güçleşmektedir!..

     Türkiye Cumhuriyeti'ni siyasal İslam tehdidinden kurtarmanın yolu;

     - Kendi seçmenini yaratan bu ideolojik sistemin altyapısını parçalamak,

     - " Kuran kursu - imam hatip lisesi - şeriat yurdu - tarikat okulu " zincirini kırıp kopartmak,

     - Siyasal İslamın "yeni nesiller" yetiştirmesine engel olmak,

     - Yarının seçmenlerini "laik" , "demokratik" , "çağdaş" düşünce yapısına sahip bireylerden oluşturmaktır!..

     Bunu başarabilmek için atılacak adımlar:

     - Bugünkü iktidarı bir "meşru girişim" le yönetimden uzaklaştırmak,

     - Beyni çağdaş düşüncelerle şekillenmiş yeni nesillerden oluşan yeni bir Türkiye yaratmaktır!..

     Gelinen nokta

     Siyasal İslamın bugün Türkiye Cumhuriyeti için; "ulus tümlüğü" ve "ülke bütünlüğü" açısından "en büyük tehdit" olma özelliği devam etmektedir!..

     Bu tehdit sürerken, Türkiye Cumhuriyeti'ni, anayasal nitelikleriyle ve bağlı olduğu değerlerle yarınlara taşıyabilmek giderek güçleşmektedir!..

     Ne var ki hiçbir zorluk; birinci görevi "Atatürk Cumhuriyeti'ni sonsuza dek korumak ve savunmak" olan anayasal kurum ve kuruluşları; bu ülkenin aydınlık insanlarını bir umutsuzluğa doğru sevk etmemelidir!..

     Türkiye'yi laik ve çağdaş yönetimlere teslim etmek; yeni nesiller yetiştirmek ve yeni bir Türkiye yaratmak; onların asli görevidir!..

      Ve bu görev, hiç kuşku yok ki yerine getirilecektir!..

 

 

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

 

   


             

 

Bu vatan sahipsiz değil!....

Haberekspres Gazetesi / 31 Ağustos 2007    Prof. Dr. Tülay Özüerman


   Cumhuriyet Gazetesi’nden bir alıntı ile başlayacağım söze; Hikmet Çetinkaya’nın 29 Ağustos 2007 tarihli “Seçim ve sonuç” başlıklı yazısından;  “Bir haftadır yine yollardayım... Her yerde benzer soru: " JP Morgan şirketi dünyanın en büyük yatırım bankasıdır. JP Morgan Türkiye'de seçim sonuçlarının sanal ortama aktarılması için Sun Microsystems'e kredi verdi... " Can Ataklı, deneyimli bir meslektaşımızdır, Yalçın Bayer de öyle... JP Morgan 22 Temmuz seçimlerinden önce Türkiye'de kamuoyu araştırması yaptırdı mı? Banka, KONDA'nın patronu Tarhan Erdem'le anlaştı mı? KONDA'nın seçim anketi sonucu neydi: Yüzde 48 oyla AKP birinci parti...”
        Ne demek istemiş sizce Çetinkaya?. Herkesin her yerde dile getirdiği kuşkulara bir parantez açmış.
       Türkiye’nin her yerinde bu konu konuşuluyor. Yüzde 47’lik kesimden hiç kimse ile karşılaşmamış olanlar var. Bir oyun döndü, dönüyor… Yalnız 2007 değil, 2002 seçimleri de şaibeli olarak geçecek tarihe. Sandıkları kurmakla değil, o sandıklardan özgür iradelerin dürüstlük ve açıklık içinde çıktığı ve dileyen herkesin dilediği sandığın sonucunun belgelerine ulaşabildiği bir seçimle gelir demokrasi. Sandık kurmayı demokrasi zanneden bir topluma sandıklardan çarpıtılmış sonuç çıkarıp dayatmak çok kolay.
       Ne mi demek istiyorum? Hepinizin kuşkusunun adını koyuyorum. Önce sandık sonucunu kamuoyu yoklaması diyerek belirleyip dayattılar, sonra buna uygun bir seçim sonucunu iki saat içinde açıkladılar. Laik kesimi baskıladılar. 2002 seçimlerinde de seçim sonuçları güya kamuoyu yoklaması ile belirlenmişti.
       Tüm bunların anlamı nedir? Şudur; bundan böyle kamuoyu yoklaması adı altında toplumu psikolojik olarak baskılayarak, toplumun eğilimi bu yönde diyerek topluma diledikleri kişileri ve yasaları dayatabileceklerdir.
       Malum medyanın kalemlerinde güller açıyor. Özel yaşamımda olayları ve kişileri mizahi üslupla anlattığım dostlarım yazarken de bu üslubu kullanmamı söylediler. Türkiye’de tüm yaşananlar kara mizah gibi, ayrıca mizaha gerek var mı?
     Sivil bir anayasa geliyormuş, siyaset korkular üzerinden yapılmayacakmış, ekonomi güçlenecekmiş, Türkiye normalleşecekmiş… Din üzerine oturmuş bir siyasetin gölgesinde laikliğin ve demokrasinin geleceğini yazıyor bazı şaşkınlar.
       Aynı kalemler değil miydi “Baykal gitsin!” diye yazanlar. Türkiye’nin her yerinde herkes için gitmesi gereken Baykal’dı ve Baykal gidince laik kesimin sorunları çözülecekti. Ve Baykal gitmedi. İşte tam da bu yüzden CHP seçimleri kazanamadı. Öyle mi acaba?
       Herkes “Baykal gitsin” söylemi ile bindiği dalı keserken, Cumhuriyet’in kökleri dibine ağaç dikerek, bu kökleri kurutmak isteyenler (Atatürk’ün adını Anayasa’dan bile silmek isteyenler) o ağaçtan Gül’ü çıkarabildiler. Köklü ağacın (CHP) dallarındaki herkes bu ağacın dallarını nasıl yeşertebileceğinin savaşımını vermiş olsaydı, hemen dibine dikilen ağaçta biten güller açamazdı. Sözün burasında belirtelim; tarihimizde ilk kez hakkında Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunulan bir Cumhurbaşkanı göreve getirildi. Kim tarafından; kendi partisince. Uzlaşma ile mi? Hayır; dayatma ile!...
       “Deniz Baykal demokrat değil, partisinde demokrasi yok” diyerek eleştirenler, Türkiye’nin demokrasiden var gücü ile uzaklaştığının hala farkına varamıyorlar. Türkiye şeriat hükümlerinin kurallaştırılacağı bir anayasa sürecine doğru son hızla yol almakta.
       Sorun demokrasinin Türkiye’ye hiç uğramamış olmasıydı aslında. Demokrasi Türkiye’de otokratların kendilerini meşrulaştırma aracı.
     Özgürlüklerin olmadığı yerde demokrasiden söz edilemez. Özgürlüklerden dinci motiflerle ve simgelerle kaçışın sağlandığı bir toplumda özgürlük giderek birilerinin din kuralları ile dayatmalarına dönüşecek.
       Laik kesimin kendi hatalarını sorgulamak yerine, tek bir kişi üzerinden demokrasiyi sorgulamalarının faturası ağır oldu. Herkes kendisini Baykal’ın yerine koysun ve bulundukları kurumlara bir baksın ve kendi kurumlarında demokrasiyi getirmeye çalışsınlar. Ne kadar başarılı olabilecekler?
      Türkiye’de tüm kurumlarda dışlanmamanın yolunun koltuktakine yakın olmaktan geçtiği ve uzak durdukça cezalandırılıp, yakınlaştıkça ödüllendirildiğiniz gerçeği hala yerli yerinde duruyor. Demokrasi tutkusunu yaşama geçirmek için verdiği her mücadelede bunun bedelini çok ağır ödemiş birisi olarak yazıyorum bu satırları. Üniversitelerde bile demokrasi yok. Demokrasi taleplerinin yaptırımı çok ağır.
       Seçim yapılan kurumlarda, seçimden önce kadrolar oluşuyor, kazanan kadroya sonradan eklenmenin yolunu bulanlar, hani şu malum medyada değişen yönetimlere yakın durabilmek için değişime ayak uydurmakla kalmayıp, çıplak olanları giydirme çabasına girişenlerin izdüşümü oluyorlar. Kendisi olmayı seçenler, gelene ağam, gidene paşam demeyenler bedel ödeyen oluyorlar. Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun örneğinde olduğu gibi. Bunlar henüz bir şey değil, bir süre sonra Türkiye’de gazetelerin kapandığı süreçlere gireceğiz.
       Ve biz kadınlar!... Bu sürecin faturası en ağır biz kadınlara çıkacak. Kapanmayı bir moda gibi algılayan, zenginleşmenin bir yolu olarak gören hemcinslerimiz, kadınların sistemde artık bir özne olmayıp, erkeğin gerisindeki yerlerimizin sağlamlaştırılmış olduğunu, kadının sırasıyla ekonomik, sosyal ve siyasal yaşamdan giderek dışlanışıyla sonuçlanacak keskin bir viraja girişimize katkıda bulunduklarını ve kendi bindikleri dalları kestiklerinin farkında bile değiller.
       Hepimiz biliyoruz ki, her geliş bir gidiştir aslında. Kimler geldi kimler geçti. Baykal konusunda takıntılı olan toplum, Erdoğan-Gül ikilisi gittikten sonra onlarla birlikte nelerin gittiğini de fark etmiş olacaklar. Takıntılarımızdan kimlerin geldiğini kontrol edemez hale geldiğimiz fark ettiğimizde elimizde kalan sivil diye adlandırılan bir “tesettür anayasası” ile kurumsallaştırılmış bir din devleti olacak. Ve bir süre sonra bu sözleri bile yazamaz olacağız.
       30 Ağustos Zafer Bayramımızı kutluyorum. Nerede bir asker, nerede bir subay görürseniz selamlayınız ve alkışlayınız. Onlar saygı ve sevgiyi hak ediyorlar. Bu günlerimizi onların vatanın bekçiliğini yapmalarına borçluyuz. Şanlı bir tarihi olan, zaferlerle taçlanmış ordumuzun temsilcilerinin başlarına çuvalın hangi dönemde geçirildiğini de lütfen unutmayınız.
       Büyük zaferlere imzalar atmış bir ulusun yıkılışı için içeriden ve dışarıdan gayret gösteren herkes bilsin ki, bu vatan sahipsiz değil.
Sözde % 47 ile toplumu baskılamaya çalışanlar bu sözüm asıl size!... Sözde değilse sandık sandık kanıtlayınız lütfen.