-------------------------------------------------
ABD’NİN IRAKTAN ÇEKİLMESİNİN
BÖLGESEL VE TÜRKİYE AÇISINDAN
ETKİLERİ
E.Tümgeneral Armağan
KULOĞLU, ORSAM ve Beykent
Üniversitesi BÜSAM Başdanışmanı
Giriş
ABD’nin Irak’ı işgalinin üzerinden
yedi yıla yakın bir zaman geçmiştir.
Yedi yıl önceki durumla bugünkü
durum kıyaslandığında dünyada hem
siyasi açıdan, hem de ekonomik
açıdan önemli sayılabilecek
değişikliklerin olduğu
görülmektedir. Bu değişiklerin
başında, ABD’nin tek kutuplu
dünyanın tek hâkimi konumunda
olmasında hissedilebilir değişimler
yaşandığı ve dış politikanın daha
çok işbirliğine ve diyalog aramaya
doğru kaydığı ifade edilebilir.
Ancak bu değişime rağmen ABD’nin
dünya politikasındaki etkinliğinin,
eskisi kadar olmasa dahi devam
ettiğini söylemek de mümkündür.
Küresel ekonomik krizin de bu
durumun oluşmasına etki ettiğini
söylemekte yarar bulunmaktadır.
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin
(BOP) önemli bir ayağını teşkil eden
Irak’ın işgali, hem ABD’de, hem
küresel alanda, hem de özellikle
bölgesel olarak genelde olumsuz
etkiler yaratmış,işgalin devamındaki
süreç,ülkeleri beklenmeyen
durumlarla karşı karşıya
bırakmıştır. Mevcut durum itibariyle
ülke olarak İran’ın, grup olarak da
Irak Kürtlerinin kârlı olduğu ifade
edilebilir. Gelinen aşamada ilgili
ülkeler, etnik ve mezhepsel gruplar,
içinde bulunulan durumdan kârlı veya
en az zararlı olarak çıkabilmenin
veya kârlarını devam ettirebilmenin
arayışları içine girmişlerdir.
ABD’nin çekilme kararı
ABD, yapılan son başkanlık
seçimlerinden önce açıklanan ve Irak
ile aralarında yapılan Irak’taki ABD
Güçlerinin Statüsü Antlaşması’nın
(SOFA) gereği olarak Haziran 2009
tarihinde şehir merkezlerinden,
2011 yılı sonuna kadar da Irak’tan
askeri gücünü çekme kararı almıştır.
Obama da başkanlık seçimleri
esnasında, iktidara geldiğinde
Irak’tan ABD askerlerini en kısa
süre içinde çekeceğini ifade etmiş
ve başkan seçildikten sonra da bunu
teyit etmiştir. ABD askerinin şehir
merkez-lerinden çekilmesi ve
buralarda güvenliğin Irak Güvenlik
Güçlerine (IGG) devri açıklanan
zamanda yapılmıştır. ABD
askerlerinin Irak’tan çekilme süreci
de, henüz fiili bir çekilme olmasa
dahi başlamış sayılabilir.
Çekilmenin ABD açısından en zararsız
ve en uygun bir şekilde nasıl
yapılacağı, bu konuda
alternatiflerin neler olabileceği,
çekilme esnasında ve sonrasında
karşılaşılabilecek risklerin neler
olabileceği ve bunları önlemek için
neler yapılması gerektiği konusunda
ABD düşünce kuruluşu RAND
Corporation tarafından inceleme
yapılmış ve bu konuda Ağustos
2009’da bir rapor yayımlanmıştır.
Raporda muharip kuvvetlerin 12, 16
veya 32 ay içinde çekilmesi
alternatiflerinin analizi yapılmış
ve buna paralel olarak lojistik
hususlar incelenmiştir.
Alternatiflerde göz önünde
bulundurulan husus, Obama’nın da
işaret ettiği gibi,ABD güçlerinin
Ağustos 2010’dan itibaren ‘muharebe
operasyonları’
sürecinden,0“danışmanlık ve yardım”
sürecine geçmesi olarak
belirlenmiştir. Ancak bu alternatif
arayışları, çekilmenin ayrıntıları
olup, genel duruma etki edecek
hususlar olarak nitelendirilme-mektedir.
ABD’nin bir noktada resmi düşünce
kuruluşu sayılabilecek olan RAND
Corporation tarafından yayımlanan
raporda belirtilen hususlar esas
alınmak suretiyle yapılan
değerlendirmeler müteakip
maddelerdedir. Bu konuda Anthony
Cordesman ve Adam Mausner tarafından
Ağustos 2009’da, CSIS tarafından da
07 Ekim 2009’da da aynı konuda
yayımlanmış raporlar da
bulunmaktadır.
Çekilmenin icrası
Düşünce kuruluşları tarafından
yapılan analizler, açık kaynaklardan
elde edilen bilgiler, ABD tarafından
yapılan açıklamalar ve ORSAM
tarafından gerçekleştirilen alan
çalışmaları sonucunda 2009 yılı sonu
ile 2010 başı arasındaki bir dönemde
5.000 kadar bir muharip gücün
Irak’tan çekileceği anlaşılmaktadır.
Irak’ta, seçim kanunun çıkmasına
bağlı olarak, muhtemelen Ocak
2010’da yapılacak genel seçimler ve
seçimler sonrasında ortaya çıkacak
iç politika ve güvenlik konularına
bağlı olarak Nisan 2010 tarihinden
başlamak üzere 2010 yılı sonuna
kadar 50.000 kadar bir muharip gücün
daha Irak’tan çekilebileceği
değerlendirilmektedir. Ancak
seçimlerden sonraki durumun bu
sürece etki edeceğini de düşünmek
gerekir. 2011 yılında da çekilmenin
devam edeceği ve 2011 yılı sonuna
kadar muharip güçlerin tamamının,
idari ve lojistik destek
birliklerinin de önemli bir kısmının
çekileceğini ifade etmek mümkün
olabilmektedir. Sonuçta 2012
yılından itibaren Irak’ta 30.000
kadar personeli olan idari ve
lojistik ABD birliklerinin kalacağı
anlaşılmaktadır. Bu iki yılı aşkın
sürede icra edilecek çekilme
işleminde, ABD askerlerinin Irak’ta
bir yıllık rotasyonlarla görev
yapması durumunun da göz önünde
tutulmasına devam edileceğini de
dikkate almak gerekmektedir. Seçim
sonucunda, istikrar ve güvenliğin
tehlikeye düşmesi söz konusu
olduğunda, çekilme planında bazı
değişikliklerin yapılması da imkan
dahilinde görülmektedir.
Çekilme ve çekilme sonrasında
istikrar ve güvenlik
ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve
sonrasında öncelik önem verdiği en
önemli konu, Irak’taki iç istikrarın
daha da düzelmesi ve devam etmesi,
toprak bütünlüğünün korunması, komşu
ve ilgili ülkelerin bu istikrar ve
güvenliği tehlikeye atacak
girişimlerde bulunmasının
önlenmesidir. Özellikle iç
istikrarın sağlanmasında Irak
Güvenlik Güçleri’nin (IGG) rolünün
önemli olduğu düşünülmektedir.
Irak Güvenlik Güçleri (IGG)
Yaptığımız incelemede IGG’nin
250.000 kadar askeri kuvvetten,
400.000 kadar da çeşitli polis, iç,
petrol ve sınır güvenlik
unsurlarından meydana geldiği
anlaşılmıştır. Bugüne kadar IGG’ye
bağlı 150.000 kadar asker, ABD
kuvvetleri tarafından eğitilmiş
olup, kalan 100.000 kadarının da
eğitilmesine devam edilmektedir.
Eğitilen IGG’ler şehir merkezlerinde
ABD kuvvetlerinin yerini almış
durumdadır. Eğitimin, 2011’den sonra
da Irak’ta kalan ABD unsurları
tarafından devam ettirilmesi
planlanmaktadır. Diğer iç güvenlik
güçlerinin de yarısından fazlasının
eğitilmiş olduğu, kalanının da
eğitilmesine devam edildiği tespit
edilmiştir. Yine iç istikrar için
Güvenlik Şirketlerince oluşturulan
Özel Güvenlik Kuvvetlerinden de
büyük çapta yararlanılmak-tadır.
Edinilen bilgiye göre Özel Güvenlik
Güçlerinin mevcudunun 100.000
ulaştığı anlaşılmıştır.
Çekilme ve sonrasında
karşılaşılabilecek riskler ve
tehditler
ABD askerlerinin çekilmesi ve
çekilme sonrasında ABD güçlerine
karşı olabilecek doğrudan tehditler
ve bunların istikrar ve güvenliğe
etkileri önem arz etmektedir. ABD
güçleri, çekilme esnasında ve
sonrasında radikal grupların ve
teröristlerin muhtelif saldırıları
ile karşılaşabileceklerdir. Bunların
bölgede ve ülkede kaos çıkarmak veya
ABD güçlerini taciz etmek ve bu
durumdan yararlanarak politik güç
elde etmek maksadıyla yapılması
muhtemeldir. Çekilme iç dinamikler
açısından önemli olmakla birlikte,
dış dinamikler açısından da önem arz
etmektedir. Çekilme ve çekilmeden
kaynaklanabilecek gelişmeler
özellikle, etki önem sırasına göre
bölgesel aktörler olan, Türkiye,
İran, Suriye ve S.Arabistan’ı
etkileyebileceği gibi, aynı zamanda
bu ülkeler, çekilmeyi de
etkileyebilecek kapasitededirler.
İsrail’in etkilenmesi de dikkate
alınabilecek nitelikte
görülmektedir. Ürdün ve Kuveyt’in
çekilme sürecine kolaylaştırıcı bir
katkısının olacağı, risk teşkil
etmeyeceği, ancak mülteci konuları
açısından gündemde olabilecekleri
değerlendirilmektedir.
Çekilmede bölge ülkelerinin Irak
üzerindeki etkisi
ABD’nin çekilmedeki zaman planlama
alternatifleri, bölgesel aktörleri
fazla ilgilendirmemektedir. Önemli
olan çekilme esnasında ve sonrasında
olabilecek gelişmeler ve ABD’nin
Irak’la ilişkisinin hangi esaslar
dâhilinde devam edeceğidir. Bölgesel
aktörlerin hedefi ve Irak’a olan
ilgisi, Irak’taki gelişmeleri
etkileme kapasitelerini arttırmaktan
geçmektedir. Bu aktörler,
kendilerine yakın olarak
nitelendirdikleri grupların, Irak’ın
geleceğinde alacakları rolü
önemsemektedirler. İsrail ise, kendi
güvenliği açısından İran’ın
oynayacağı rol ve petrol başta olmak
üzere ticari konular ile
ilgilenmektedir. Bölgesel aktörler
ve bunların Irak içindeki
yandaşları, Arap-Kürt gerginliği,
Sünni direnişi, Şii saldırıları ve
bir bölünme karşısında nasıl hareket
edeceklerinin hesaplarını yapmakta,
etkili olma, mal, mülk ve petrol
açısından kazançlı çıkabilme, en
azından gelişmelerden zararlı
çıkmamanın yollarını aramaktadırlar.
Çekilmede Kürt konusu önemli, hatta
tehlike olarak nitelendiriliyor
Raporda, çekilme esnasında ve
sonrasında en önemli sorunun
Kürlerin stratejik düşüncelerinden
kaynaklanacağı
değerlendirilmektedir. Kürtlerin,
güçlü nitelikte otonom bir Kürdistan
oluşturmayı, Irak merkezi
yönetiminde, politikasında ve
güvenlik konularında da aktif olmayı
strateji olarak benimsedikleri bir
gerçektir. Bu durumun, kuzeyde
Barzani Yönetimi, Irak genelinde de
Talabani’nin tutumu ile sağlandığı
anlaşılmaktadır. Ancak merkezde
Maliki yönetiminin etkisi arttıkça,
Kürtlerin merkezdeki etkinliği
azalmaktadır. Ocak 2010 genel
seçimleri sonucunda, bir Şii-Sünni
koalisyonunun oluşması halinde bu
gücün daha da azalacağı, hatta yok
denecek bir seviyeye gerileyeceği
düşünülmektedir. Böyle bir durum,
Kürtlerin Kerkük üzerindeki
iddialarını ve kontrol arzusunu
zayıflatacaktır. Bu nedenle
Kerkük’te etkili olabilmek için
arazi satın aldıkları ve halk
üzerinde korku yarattıkları
gözlemlenmektedir. Kürt yönetiminin
Kerkük’ü topraklarının içine alması
gibi, Irak Anayasasında öngörülenin
ötesinde avantaj elde etmeye
kalkmaları halinde Kürtlerle diğer
bütün gruplar arasında gerginlik
çıkması kaçınılmaz olacaktır. Hatta
bu durum çekilme konusunun dışında
da geçerliliğini muhafaza
etmektedir.
Bu bağlamda Kürt grupların
uyarıldığı ve Türkiye’nin de devreye
sokularak, Irak’ın en istikrarlı
bölgesi olan kuzeyde bir sorun
istenmediği düşünülmektedir. Ayrıca
Türkiye’nin Irak’ın her kesimiyle
ilişki kurmasının, Irak’ta yaşayan
gruplar arasında dengenin sağlanması
açısından önemli olduğu
değerlendirilmektedir.
Çekilmenin Türkiye açısından etkisi
Raporda; Türkiye’nin, Irak’ın toprak
bütünlüğü sağlayan, bağımsız bir
Kürt hareketini önleyen güçlü bir
merkezi hükümetten yana olduğu,
bağımsız bir Kürt devletinin,
Türkiye’deki ayrılıkçı hareketleri
arttıracağı gerekçesi ile Türkiye
tarafından bir tehdit olarak
görüldüğü, Türkiye’nin iç ve dış
politikasının da bu yönde olduğu
ifade edilmektedir. PKK terörü de
ayrılıkçı bir terör örgütü olarak
görülmekte ve bu kapsam içinde
mütalaa edilmektedir. Türkiye, PKK
sorunu için, başlangıçta kuzeydeki
yönetim ile temas etmek
istememiştir. Böyle bir davranışın,
onun devlet gibi algılanması,
dolayısı ile bağımsızlığını
kabullenme anlamına geleceğini
düşünmüştür. Görüşmelerin, resmi
nitelikte olmasa da başlamış olduğu
raporda yer almaktadır. Ancak
raporda bu görüşmelerin ve Irak’ın
kuzeyi ile olan ilişkilerin hangi
şartlarda başladığı göz ardı
edilmiştir. Bunu hatırlamakta yarar
görülmektedir.
Hatırlanacağı üzere 2007 yılı içinde
artan ve büyük zayiat verdiren terör
olayları neticesinde Türkiye’deki
kamuoyu tepkisi çok yükselmiş ve
sınır ötesi operasyon yapılması
zaruri hale gelmiştir.
5 Kasım
2007 tarihindeki Erdoğan-Bush
görüşmesinde, Türkiye’nin
kendi karar ve inisiyatifi ile
yapacağı bu harekâttan ötürü ABD ile
iyi olmayan ilişkilerin daha da
bozulacağı, bu nedenle operasyonun
sağlanacak mutabakat çerçevesinde
yapılmasının her iki ülkenin de
menfaatine uygun olacağı
değerlendirilmiştir. ABD de,
Türkiye’nin kendi inisiyatifi ile
vereceği kararla operasyon
yapmasının, kendisini de zor durumda
bırakacağını düşünmüş ve konuyu,
siyasi ortama taşıyabilecek bir
imkân ve Türkiye’de gittikçe bozulan
ABD imajını düzeltmek için bir
fırsat olarak kullanılabileceği
kanaatine varmıştır. Sonuçta
ABD,
Türkiye’nin önemli tehdit
algılamalarından olan PKK bölücü
terör örgütü ile sınır ötesindeki
mücadelesine, Irak’ın kuzeyindeki
yerel yönetimi kabullenmesi ve
onunla iletişim kurması, iyi
ilişkiler oluşturması ve muhatap
olarak kabul etmesi karşılığında
müsaade etmiş ve yardımcı olmaya
başlamıştır.
Türkiye’nin Irak’ın kuzeyi ile
ilişkileri, halen resmen olmasa da,
çeşitli şekillerde devam etmekte ve
özellikle ekonomik ilişkilerin
boyutu gittikçe artmaktadır. Irak
petrollerinin Yumurtalık Boru Hattı
ile Ceyhan’a ulaşması ve buradan dış
pazara açılmasında menfaat birliği
olduğu, PKK terörünün bunu engelleme
olasılığının bulunduğu raporda yer
almaktadır. Türkiye’nin ABD’nin
Irak’tan çekilmesine destek verdiği
de ifade edilmektedir. Ancak
çekilmenin koordineli olması,
bölgesel ve sektörel şiddete veya
Irak Kürtlerinin siyasi etkisinin
artmasına sebep olmaması üzerinde
durulmaktadır. Irak’ın entegre
yapısının korunması gerektiği,
merkezi otoritenin güçlü olması,
Kürt milliyetçiliğinin güçlenmemesi
ve bağımsız bir Kürt devletinin
oluşmasının da önlenmesi gerektiği
de belirtilmektedir. Özellikle
Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine
müdahalesinden çekinilmekte ve buna
sebebiyet verecek gelişmelerin önüne
geçilmeye çalışıldığı
anlaşılmaktadır. Provoke olmadığı
takdirde Türkiye’nin bir askeri
müdahalede bulunmayacağı, bunda
önemli faktörün terör örgütü PKK ve
Irak’ın kuzeyindeki yönetimin
davranışlarınınbelirleyici rol
oynayacağı düşünülmek-tedir.
Irak’a komşu ülkelerin müdahale
olasılığı
Komşuların Irak’a müdahalesinin
gerekçesinin, Türkiye için Kürt
konusu, İran, Suriye ve S.Arabistan
için Kürt konusundan ayrı olarak
kültürel olacağı raporda yer
almaktadır. Türkiye’nin müdahale
riskini azaltmak için Kürt ayrılıkçı
hareketinin önlenmesi gerektiği
üzerinde durulmaktadır. Türkiye’nin
Kürt iddialarının ve faaliyetlerinin
artmasının Türkiye ile İran’ı
birbirine yaklaştıracağı, Suriye’nin
de desteği ile üç ülkenin ortak
tehdide karşı birlikte hareket
edebileceği ifade edilmektedir.
ABD’nin politikasının PKK riskini
azaltmak için Türkiye ile işbirliği
yapmak üzerine oturtulduğu
açıklanmaktadır.
Ortadoğu’nun, çekilmeden sonra da bu
ABD’nin ülkenin bir numaralı konusu
olmaya devam edeceği, muhtemel
olaylardan önemli bir kısmının, buna
İran’ın etkisi de dahil olmak üzere,
ABD’nin çekilmesinden bağımsız
olabileceği belirtilmektedir.
IGG’nin güçlü bir duruma getirilmesi
ve tarafsız hareket etmesinin, Sünni
komşularının özellikle S.Arabistan
ve Ürdün’ün, müdahale riskini
azaltmakta olduğu, hatta bu durumun
muhtemel bir Türk müdahalesinin
askeri olmaktan çok, daha siyasi
olmasını da sağlayabileceği ifade
edilmektedir.
Irak içindeki uzlaşmanın, ABD’nin
çekilmesinden çok daha önemli olduğu
açıklanmaktadır. Irak’ın ABD ile
yakın bir müttefik olması halinde
İran’ın, Irak’ta daha aktif
olmasının beklendiği üzerinde
durulmaktadır.
ABD’nin Irak’tan çekilmesi, bölgesel
müttefikler ile politikalarını
geliştirmesi ve güçlendirmesini
zaruri kıldığı, komşu ülkelerin
kendi ülkelerindeki azınlıkların
durumlarını reformlarla düzeltmesi
ve Iraklı mültecilerin de
yaşamlarını iyi şartlarda
sürdürmesinin sağlanması gerektiği
raporda açıklanmaktadır.
En tehlikeli dış tehdidin, ABD’nin
çekilmesi safhasında, Irak’ın
istikrarının, ABD-İran gerginliğinin
artmasından dolayı bozulması olduğu
belirtilmekte, düzenli ve başarılı
bir çekilmenin ABD-İran
ilişkilerinin durumuna bağlı olduğu
değerlendirilmektedir. Bu nedenle
nükleer tansiyonun yükselmesinin
çekilmeyi riskli hale getireceği
üzerinde durulmaktadır. Bölgede yeni
bir güvenlik politikasının
yaratılmasının, çekilmenin ve
sonrasının riskini azaltacağı,
konunun İsrail’in güvenliği ile de
ilgili olduğu ortaya konmaktadır.
Bu değerlendirmeden hareketle
ABD’nin, Irak’tan çekilme sürecinde
İran ile ilişkilerini daha fazla
gerginleş-tirmeyeceği ve nükleer
konusundaki görüşmelerde yumuşama
gösterebileceği düşünülmektedir.
Arap-Kürt çatışması riski
Raporda, Kürt yönetiminin hedefinin,
daha fazla otonomi ve topraklarını
genişletmek olduğunun ABD tarafından
da bilindiği ve teyit edildiği ifade
edilmektedir. Bu durumun, çekilme
esnasında ve sonrasında çeşitli
çatışmalara sebebiyet vereceği,
Kerkük ve tartışmalı bölgelerin
gelecekteki statüsünü, dolayısı ile
Irak’ın istikrarını, toprak
bütünlüğünü ve yapısını tehlikeye
sokacağı da açıklanmaktadır. Halen
peşmerge güçlerinin bazı bölgelerde
kontrolü ele geçirmeye çalıştığı,
Kürt yönetiminin daha fazla otonomi,
daha fazla toprak ve petrol sahasını
ele geçirmek için tartışmalı
bölgelerde merkezi gücün otoritesini
zorladığı ve zayıflatmaya çalıştığı
belirtilmektedir.
Kürt yönetiminin Irak’tan
ayrılmasının, Irak’ın kuzeyindeki
Kürt bölgesi dışında yaşayan
Kürtleri, özellikle birlikte
yaşadıkları Araplar tarafından
yapılacak bir etnik temizlik tehdidi
ile karşı karşıya bırakma riskinin
olduğu üzerinde durulmaktadır.
Türkiye, İran ve Suriye’nin
kesinlikle bağımsız bir Kürt
Devleti’ne karşı olduğu net bir
şekilde ortaya konmaktadır. Böyle
bir durumun gerçekleşmesi halinde
Türkiye’nin, muhtemelen de İran’ın
bir sınır ötesi harekât yapabileceği
ve bu durumdan ABD’yi de sorumlu
tutacakları ifade edilmektedir. Bu
durumda ABD-Türkiye ilişkilerinin
ciddi hasar göreceği, İran ve Suriye
ile yakınlaşma anlayışının da sona
ereceği ifade edilmektedir.
Arap-Kürt gerginliğinin, doğrudan
ABD personeli üzerinde direkt tehdit
yaratmasa dahi, IGG’nin çatışmanın
içinde olacağı ve IGG-peşmerge
çatışmasının çıkabileceği
değerlendirilmiştir.
Tartışmalı Bölgelerin önemi
Tartışmalı bölgeler, çatışmanın
önemli bir sebebi olarak
görülmektedir. Yaptığımız incelemede
tartışmalı bölgeler, bu bölgelerin
sağladığı menfaatler ile bunların
bölge ve istikrar açısından önemi
aşağıda açıklanmıştır.
Irak’ın kuzeybatısında Musul
vilayetinden başlayarak doğusunda
İran sınırındaki Diyala Vilayeti’ne
kadar uzanan, Iraklı Kürtlerin kendi
bölgesel yönetimlerine dâhil etmek
istedikleri bölgedir. Kuzeybatıdan
güneydoğuya doğru uzanan bir kuşak
gibi olan bu bölgede Musul
vilayetinin yaklaşık yarısı (Mahmur,
Sincar, Telafer, Telkeyf, Şeyhan,
Şikhan, Akra, Hamdaniye), Kerkük’ün
tamamı, Selahaddin’in
kuzeydoğusundaki Tuzhurmatu ve
Diyala vilayetininin kuzeyi ve
doğusu (Hanekin, Karatepe, Hemrin)
gibi yerleşim yerleri bulunmaktadır.
Bu bölgeler, idari olarak Irak
merkezi hükümetinin kontrolünde
olmasına rağmen kuzeydeki Kürt
yönetimi kendi idari sınırları
içindeki Duhok, Süleymaniye ve
Erbil’e bu bölgeleri de eklemek
istemektedir. Irak Anayasası’na göre
kabul edilmiş olan Kürt yönetiminin
sınırları dışında kalan bu yerlerin
bir kısmında halen fiili olarak Kürt
grupların hâkim olduğu, ya da
etkinlik sağladığı söylenebilir.
Bölgede Kürtler, Araplar, Türkmenler
ve Şabaklar karışık olarak
yaşamaktadır. Bölge dinsel açıdan da
karmaşık bir yapıya sahiptir.
Çoğunluğu Sünni olan bölgede
Hıristiyanlar, Yezidi dinine bağlı
olanlar ve Şiiler de bulunmaktadır.
Tartışmalı bölgelerin özellikleri
1. Irak’ın parçalanması halinde
Kürtlerin Irak’tan koparmak
isteyecekleri toprakları
kapsamaktadır.
2. Bu bölgelerde Kürtlerin
amaçlarına ulaşması halinde Iraklı
Kürtlerin gelirleri, nüfusları,
coğrafyaları ciddi bir artış
gösterecektir.
3.
Anılan bölge Irak’ın kuzey
bölgesindeki önemli petrol
yataklarının tamamını içine
almaktadır.
4.
Irak’ta Türkmenlerin önemli
bir kısmı bu bölgede yaşamaktadır.
5.
Irak’ın parçalanmasına neden
olacak çatışmaları alevlendirme
potansiyeli taşımaktadır.
Türkiye açısından bu bölgelerin
ayrıca aşağıda belirtilen önemi de
bulunmaktadır
1.
Kurulabilecek bir Kürt devletinin
sınırları bu bölgeden geçme
olasılığı yüksektir. Kürtlerin bu
bölgelere doğru genişlemesi Kürt
devletinin daha güçlü olmasına
dolayısıyla tehdit yaratma
kapasitesinin artmasına neden
olacaktır.
2.
Önemli petrol ve gaz rezervleri
barındıran bölgenin uluslararası
petrol mücadelesinin merkezlerinden
birisi haline gelmesi olasıdır.
3.
Özellikle son dönemde anılan bölgede
Türkmenlere yönelik saldırılarda
artış yaşanmakta olup bölge,
Türkmenlerin can ve mal varlığının
korunması açısından önemlidir.
4.
Anılan bölge, Irak’ta etnik
çatışmanın büyümesi ve ülkenin
parçalanmasına neden olabilmesi
açısından ve Kerkük’ü de içine
alması açısından önemlidir.
ABD açısından önerilen tedbirler
RAND Corporation’ın raporunda;
2011 yılı sonunda ABD askeri gücünün
Irak’tan çekilmesinden sonra,
Araplarla Kürtler arasında (IGG ile
Peşmerge güçleri arasında) BM Barış
Gücünün ve/veya askeri
gözlemcilerinin yerleştirilmesi,
çatışmayı önleyici bir tedbir olarak
düşünülmektedir. Bu düşünce, çatışma
ihtimaline karşı BM’nin devreye
girmesi için çalışmalar yapılmasını
gündeme getirmektedir.
Kürt bölgesinin statüsünü muhafaza
etmesi, bulunduğu yerde kalması,
Kürt yönetimine de BM ile koordineli
bir iletişime girmesi konusunda ABD
tarafından baskı yapılması tavsiye
edilmektedir. Irak’ın ABD
Büyükelçiliği-nin durumu yakından
takip etmesi önerilmektedir. ABD’nin
Kürt yönetimi ile ilgili stratejinin
Türkiye ile ve hatta mümkün olursa
İran ve Suriye ile de koordine
edilmesinin yararlı olacağı ifade
edilmektedir. İstikrarı ve güvenliği
en fazla tehdit edecek konunun Kürt
hareketleri olduğu ve bunun, ABD
açısından önemsendiği
anlaşılmaktadır.
Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine
operasyon yapma durumu
Raporda, TSK’nın ve milliyetçilerin
baskısı sonucunda, Türk hükümetinin,
PKK’nın gücünün ve etkisinin
zayıflatılması, aynı zamanda Kürt
yönetiminin baskı altında tutulması,
yönetimin kendi bölgesinde kontrol
altına alınması, Kürt yönetiminin
terör örgütü PKK’ya olan desteğinin
kesilmesi ve bölgesel Kürt
yönetiminin Kerkük’ü ilhak etmesinin
önlenmesi maksadıyla, Irak’ın
kuzeyine askeri harekât icra
etmesine karar verebileceği ifade
edilmektedir. Ayrıca Türkmen
nüfusunun korunmasının da bu
harekâta sebep teşkil edebileceği
belirtilmektedir.
Böyle bir durumun önlenmesi için
Türkiye’ye geniş çaplı bir askeri
operasyondan kaçınmasının empoze
edilmesi gerektiği ifade
edilmektedir. Türkiye’nin, böyle bir
harekât yapması halinde, ABD-Türkiye
ilişkilerinin kötüleşeceği,
Türkiye’nin menfaatlerinin
zedeleneceği, AB ile olan
ilişkilerinin de tehlikeye gireceği
yönünde bilgilendirilmesi
önerilmektedir.
Sonuç ve değerlendirme
ABD, Irak’tan askeri gücünü çekme
kararı almış ve çekilme
hazırlıklarına başlamıştır. Irak’ta
arzu ettiği sistemi tam olarak
kuramamış ve yerleştirememiş ise de,
ABD’nin, Irak’taki ve Ortadoğu’daki
siyasi, ekonomik ve sosyal
menfaatlerini koruyabilecek asgari
yeterli seviyede bir düzeni
gerçekleştirdiği sonucuna vardığı
ifade edilebilir. ABD’nin Afganistan
konusuna gereken önemi ve desteği
verebilmesi için bir şekilde
Irak’taki yükünü azaltması
gerektiğini söylemek mümkündür.
Halen ABD açısından en önemli konu,
Irak’taki istikrarın bozulmaması,
güvenliğin tehlikeye girmemesidir.
Güvenlik konusunda IGG’ye büyük
işler düştüğü, güvenliğin etkili
olarak sürdürebilme kapasitelerinin,
eğitimlerine devam edilmesine,
bütünlük ve disiplinlerini muhafaza
etmelerine, tarafsız davranışlarını
sürdürme-lerine bağlı olduğu
kıymetlendirilmektedir. Bu konu
özellikle iç istikrar ve güvenlik
açısından büyük önem arz etmektedir.
Irak’ın kuzeyinde oluşturulan otonom
Bölgesel Kürt Yönetimi’nin şimdilik
mevcut statüsünü muhafaza etmesi,
Kerkük ve diğer tartışmalı
bölgelerin ABD menfaatlerine uygun,
ancak sorun yaratmayacak şekilde bir
çözüme kavuşturulmasının ABD
açısından önemli görüldüğü tespit
edilmiştir.
Çekilme esnasında ve sonrasında iç
dinamikler açısından çıkabilecek
sorunlar ile bunlarla bağlantılı
veya bağlantılı olmadan ilgili
ülkelerden gelebilecek müdahalelerin
önlenmesi için tedbirler alınması
gerektiği üzerinde durulmuş ve
özellikle Kürt konusunun riskli
olduğu belirtilmiştir. Bu konuda
başta Türkiye’nin olmak üzere İran
ve Suriye’nin etkisi incelenmiştir.
Özellikle Arap-Kürt çatışmasının
istikrar, güvenlik ve toprak
bütünlüğünün korunması açısından
tehlikeli olduğu üzerinde durulmuş
ve önlenmesi için BM katkısının da
düşünülmesi gerektiği açıklanmıştır.
Rapor henüz yayımlanmamışken Temmuz
2009 sonunda ABD Büyükelçiliği
tarafından, ABD Dışişleri Bakanlığı,
Siyasi ve Askeri İşlerden Sorumlu
Müsteşar Yardımcısı’nın Ankara’ya
gelişi nedeniyle tertiplenen kısıtlı
katılımlı bir öğle yemeğinde,
sorduğum bir soruya ABD Büyükelçisi’
nin verdiği cevaptan konunun,
Türkiye açısından nasıl görülmesi
gerektiği ve ABD açısından nasıl
nitelendiril-diği anlaşılmıştır. ABD
Büyükelçisi, bir Arap- Kürt
çatışmasında esas sorumlu
organizasyonun BM olması
gerektiğini, bu konunun esas olarak
komşu ülkelerin ve özellikle
Türkiye’nin sorunu olduğunu
belirtmesi dikkate değer
bulunmuştur. Türkiye vurgusunu
yapmasının sebebini de; Türkiye’nin
Irak’ın kuzeyi ile ilişki içinde
olduğu, bu ilişkinin ekonomik
boyutlarının, inşaat şirketlerinin,
petrol arama şirketlerinin, diğer
sanayi şirketlerinin faaliyetlerinin
ve ticaretin çok arttığı, Yumurtalık
Petrol Boru Hattı’nın çalışmaya
başladığı, Nabucco projesinde bu
bölgeden gaz bağlantısının da söz
konusu olduğu, çatışmada bunların
zarar göreceği, bu nedenle
Türkiye’nin zarar görmemesi için
çatışmayı önleme konusunda tedbirler
alması şeklinde ifade etmiştir.
ABD’nin, Türkiye’nin Irak’ın
kuzeyindeki yönetimle ilişki içinde
olmasındaki ısrarının bir sebebinin,
Türkiye’yi bu konuda bağlamak olduğu
kıymetlen-dirilmiştir.
Bir Arap-Kürt çatışmasının önüne
geçmek için oluşturulması düşünülen
BM Barış Gücü ve gözlemcilerinin
yapısı söz konusu olduğunda, bu
oluşum içinde Türkiye’nin de yer
alması, hatta komutayı deruhte
etmesi, menfaatlerimiz açısından
üzerinde durulması gereken bir konu
olacaktır.
Türkiye’nin müdahalesinin; PKK
terörünün tırmanması, Kerkük’ün
Bölgesel Kürt Yönetimi tarafından
ilhakı, Irak’ın kuzeyinde bağımsız
bir Kürt devleti kurulması ve
Türkmenlerin katliama maruz kalması
durumlarından biri veya birkaçının
gerçekleşmesi halinde olabileceği
ABD tarafından değerlendirilmiştir.
Bağımsız Kürt devleti ilanının
Türkiye ile birlikte İran ve
Suriye’nin de müdahalesini gündeme
getirebileceği ifade edilmiştir. Bu
durumun önlenmesi için bir taraftan
Kürt Yönetimi üzerinde baskı
kurarken, diğer taraftan ilgili
ülkelerin de ikna edilmesi, hatta
ikaz edilmesi de önerilmiştir.
Mevcut durum incelendiğinde,
Türkiye’nin yapabileceği her türlü
müdahalede PKK konusunu kullanacağı
gerekçesi ile ABD tarafından PKK
konusunun gündemden düşürülmesinin
önem arz ettiği ortaya çıkmıştır.
Öncesinde, Irak’ın kuzeyine zarar
vermemek ve bu yönetimle iyi
ilişkiler içinde olmak kaydı ile PKK
terörüne karşı yürütülmesi ön
görülen ortak mücadele (istihbarat
paylaşımı ve hava sahasının
açılmasından öteye gitmemiştir),
şimdi PKK’nın tasfiye edilmesi
sürecine dönüştürülmeye
çalışılmaktadır. Bu çerçevede
Obama’nın Türkiye ziyaretinde
TBMM’de yaptığı konuşmada belirtilen
hususlar da dikkate alınarak
gündemdeki “Kürt açılımı/demokratik
açılım” keyfiyetinin bu düşünceden
kaynaklandığı değerlendirilmektedir.
Ayrıca bilinmesine rağmen, bugüne
kadar yapılmayan ve PKK’nın
tasfiyesinde çok önemli rol
oynayacak olan finans kaynaklarının
kesilmesine imkân yaratacak
uyuşturucu konusunda ABD’nin 14 Ekim
2009’da aldığı tedbirler dikkate
değerdir. Buna göre PKK’nın lider
konumundaki şahıslar uyuşturucu
kaçakçısı olarak ilan edilmiş ve
ABD’deki mal varlıklarına el
konmuştur. Bu durum ABD’nin,
olayları kendi çıkarlarına göre
yönlendirdiği, uygulamaları
Türkiye’yi düşünerek değil, kendi
çıkarlarını düşünerek yaptığını net
bir şekilde ortaya koymaktadır. Çok
geç de olsa, ABD kendi menfaatini ve
beklentilerini düşünerek de yapsa,
ABD’nin aldığı tedbir, terörün
önlenmesine yardımcı olması
açısından Türkiye’nin de
menfaatinedir. Ancak PKK terörünün,
teröristlerle ve bölücülerle
pazarlık yaparcasına dolaylı da olsa
görüşmelerle, dönüşü mümkün olmayan
ayrılıkçı hareketlere imkân
yaratacak ve Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin kuruluş felsefesine ters
düşen tedbirlerle önlenebileceğinin
düşünülmesinin Türkiye’ye zarar
vereceğinin bilinmesinde de zaruret
bulunmaktadır. ABD’nin kurmaya
çalıştığı düzen bozulmasın diye
Türkiye tarafından
gerçekleştirilmesi düşünülen
uygulamalar, Türkiye’nin aleyhine
olmamalıdır. Müttefiklik anlayışı da
bunu gerektirir.
İran’ın müdahalesinin önlenmesi için
ABD’nin, bu ülkedeki nükleer
çalışmaların üzerine şimdilik tam
olarak gitmeyerek İran ile geri
dönülemeyecek bir gerginlik içine
girmemeye özen gösterdiği
anlaşılmaktadır. Bu durumun da
Türkiye tarafından dikkate
alınmasında fayda mütalaa
edilmektedir. Aynı şekilde ABD’nin
Suriye ile diyalog arayışlarını da
bu çerçevede değerlendirmek
gerekmektedir.
Türkiye’nin komşularıyla iyi
ilişkiler kurma yönündeki
politikaları, tavizkâr bir duruma
girmediği takdirde Türkiye’nin
menfaatinedir. Bu çerçevede Suriye,
Irak ve İran ile yürütülmekte olan
karşılıklı yakınlaşma ve işbirliğini
arttırıcı temaslar dikkat çekicidir.
Türkiye-Suriye ilişkileri
gelişmektedir. Türkiye’nin Irak ile
ilişkileri gittikçe olumlu yönde
artmaktadır. İran ile ilişkiler,
birçok konuda ilerleme kaydetmiştir.
Türkiye’nin bu faaliyetleri kendi
inisiyatifi ile yaptığı ve bunların
Türkiye’ye menfaat sağladığı bir
gerçektir. Ancak diğer bir gerçek
de, bu ilişkilerin bazılarının
açıktan, bazılarının da dolaylı veya
örtülü olarak ABD tarafından
desteklenmesidir. Bunun ABD
tarafından desteklenmesinin
sebebinin; ABD’nin Irak’tan
çekilmesi ve sonrasında dışarıdan
olabilecek müdahalelerin
önlenmesinde Türkiye’nin, Suriye,
Irak ve İran ile işbirliği ve iyi
ilişkilerinden dolayı başat rol
oynanmasının ABD tarafından
düşünülmesinden kaynaklandığı
değerlendirilmektedir. Hatta
Türkiye’nin bölgede beğenilmesi,
takdir toplaması ve prestij
kazanarak bu rolü etkin olarak
gerçekleştirebilmesi için, bölgede
var olan “Yahudi aleyhtarlığı”
yönünde hareket etmesinin uygun
olacağı düşünülmüş ve kapsamda
İsrail İle olan ilişkiler zayıflamış
ve gerginleşmiştir. Bu yeni
gelişmenin ideolojik olmasının
yanında, uygulanması düşünülen
politikanın bir gereği olarak
gerçekleştirildiğini ve bunun da
örtülü bir bilgilendirme dahilinde
yapıldığını ihtiyatlı olarak ifade
etmek de yanlış olmayacaktır. Ancak
bunun, geleceği düşünerek denge
noktasının kaçırılmaması da gerekli
görülmektedir.
ABD’nin askeri olarak çekilmesi bir
noktada bölgedeki ve Irak’taki
askeri etkisini azaltsa da, kurmuş
olduğu üsler, bırakacağı lojistik ve
idari unsurlar, danışmanlar ve çoğu
ABD şirketi olan Özel Güvenlik
Kuvvetleri ile fiziki etkisinin
yanında siyasi etkisini de devam
ettireceği değerlendirilmektedir.
Türkiye’nin dış politika ve güvenlik
konularında, yukarıda açıklanan ve
değerlendirilen konuları dikkate
almasında fayda mülahaza
edilmektedir.
16
Ekim 2009
------------------
Basın
Bülteni:
34.Yıldönümünde 20 Temmuz 1974 Barış
Harekatı:
Kıbrıs Türk Halkı, Garantör
Devletlerin İngiltere –Türkiye ve
Yunanistan'ın onaylarıyla 16 Ağustos
1960 da kurulan “Kıbrıs
Cumhuriyetinin” iki kurucu
ortağından biridir. 1960 Kıbrıs
Cumhuriyetinde egemenlik adada
yaşayan iki toplumdan birisine
değil, her ikisine de tanınmıştır.
Tartışmasız olarak Kıbrıs Türk Halkı
Rumlarla eşit haklara sahiptir.
Garanti antlaşması ile 1960
Anayasası, Kıbrıs Rum ve Türk
tarafların ortak imzalarını
taşımaktadır. Rumların ezelden beri
idealleri Enosis tir. Bundan dolayı
Kıbrıs Türk Halkı 1963 yılında
maksatlı ve planlı olarak Enosis'in
gerçekleştirilmesi amacıyla, iki
toplumlu cumhuriyetten zorla
dışlanarak, saldırı ve toplu
katliamlarla karşı karşıya
bırakılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti
Anayasasını ortadan kaldıran
Rumlardır. Buna rağmen “Kıbrıs
Cumhuriyeti” adını kullanmaya devam
etmektedirler ve Kıbrıs'ın tümüne
sahip olma oyununu
sürdürmektedirler. BM ve AB ülkeleri
ile 1960 antlaşmasına göre “Garantör
Ülkelerden biri olan İngiltere de
başından itibaren Kıbrıs Türk
Halkının yaşadıklarına seyirci
olmuşlardır.
Adada
huzuru sağlamak için yapılan tüm
uğraşlar sonuçsuz kalmıştır. Kıbrıs
Türk halkı 1963-1974 yılları
arasında Rum saldırılarıyla,
katliam ve ambargolarla göçe
zorlamıştır. Canlarını kurtarabilmek
için evlerini, yerlerini bırakarak
Adanın Kuzeyindeki güvenli Türk
bölgesine göçmüşlerdir. Bu zaman
zarfında 30000 Türk, 103 köyden
canlarını kurtarmak için göç etmiş,
yüzlercesi katledilmiş ve
kaybolmuştur. 120000 Türk adanın
%3’lük bölgesine hapsedilmiştir. On
bir yıl boyunca devam eden insanlık
dışı muamelelere Kıbrıs Türk Halkı
direnerek göğüs
germiş Anavatanına duyduğu güvenle
mücadeleden geri kalmamıştır.
Kıbrıs Türk Halkının tarih boyunca
asla unutamayacağı bu on bir yıllık
işkence yetmezmiş gibi 1974 temmuz
ayında Rumlar, Yunanistan da ki
cuntanın teşviki ile, Kıbrıs ta
Makariyos yönetimini devirmiş ve
Kıbrıslı Türkleri topluca yok edecek
silahlı saldırıya geçmiştir. İşte bu
koşullar altında, Türkiye Hükümeti,
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Garanti
antlaşmasında ki hukuki haklarını
kullanarak, Kıbrıs’a bir Barış
Harekatı ile katliamları ve darbeyi
durdurmak zorunda bırakılmıştı. Bu
gün olduğu gibi o günde, Dünyanın
uygar devletleri ve garantör ülke
olan İngiltere ve Yunanistan, Kıbrıs
ta ki olaylara ve de katliamlara
seyirci kalmayı tercih etmişlerdir.
20 Temmuz 1974 Kıbrıs Türk Halkı
için yeniden hayata dönüş günü,
doğum günüdür. 2008 yılında bile
Kıbrıs meselesinde kesin bir çözüm,
her iki kalkın haklarını eşit olarak
sağlayan uzlaşma sağlanamıyorsa,
bunun nedeni güçlü ve etkili
devletlerin, kendi ulusal çıkarları
yolunda hareket ederek Yunanistan
ile Rumlardan yana “Uluslar arası
antlaşmaları ihlal ederek” taraf
olarak, Kıbrıs konusunda doğru ve
tarafsız bir tavır koymak
istememeleridir.
Avrupa Birliğinin Güney Kıbrıs'ın
tek yanlı olarak ve Kuzeydeki Türk
Halkının varlığını hiçe sayarak,
Rumları Adanın tek hakimi olarak AB
üyeliğine alması, insan hakları ve
uluslar arası hukukun ihlali bir
yana Kıbrıs ta ve bölgedeki da
bozacak niteliktedir. Barış
Harekatının 34. yıldönümünü Kıbrıs
Türk Halkı olarak 34. doğum günümüzü
idrak ettiğimiz ve Tüm tarafların
çok dikkatli olmaları gereken bir
dönemden geçtiğimiz bu günlerde
Kıbrıs ta uzlaşma, Rum Halkı kadar,
Türk Halkının da eşit egemenlik
haklarına sahip olmasının kabulu ile
mümkündür.
1950 li yıllardan başlayarak
katlandıkları ve mücadeleden
yılmadan karşı durdukları Rum
mezaliminin, vatanımız uğruna
verilen şehitlerin yapılan
fedakarlıkların karşılığında Türk
Halkı hiçbir zaman tek devlet
formülüne dayalı bir antlaşmayı
kabul etmeyecektir.
Adada köklü çözümden kaçan Türkler
değil Rumlardır. Türk Halkının
adadaki varlığı, ayrı ayrı
yaptırılan referandum ile kabul
edilmiştir. Kıbrıs Türk Halkı adada
bıkıp usanmadan var oluş mücadelesi
vermiştir. Türk halkının isteği, tüm
zorluklara göğüs gererek canları
pahasına kurulan, milli benliği
olan, Bağımsız-Egemen KKTC nin
yaşaması ve Anavatanın garantör
olarak adada, Türk halkının
güvenliğini bu gün olduğu gibi
sağlamasıdır.
20 Temmuz Barış Harekatının 34. yıl
dönümünde milli davamıza inanan ve
son nefeslerine kadar bu uğurda çaba
gösteren vatandaşlarımız adına,
Yüce Türk ulusuna, Kahraman Silahlı
kuvvetleri’ne, kahraman
mehmetçiklerimize, mücahitlerimize
şükran ve minnetlerimizi sunar,
vatan uğruna can veren tüm
şehitlerimizi rahmetle anarız.
Milli
benliğimizi unutmayalım!
“Bilelim ki Milli benliğini bilmeyen
milletler, başka milletlere yem
olurlar”
Kemal Atatürk 1923
Kıbrıs
Türk Kültür Derneği
İstanbul Şubesi Yönetim
Kurulu Başkanı
Zehra Bilge Eray
----------------------------------------------------